Anasayfa arrow Deneyimler arrow Doğal Tarım Seminer notları-Panos
spacer
Ana Menü
Anasayfa
Hakkımızda
Bostan Aboneliği
Etkinlikler
Deneyimler
Seyir Defteri
Ziyaret
Fotoğraflar
İletişim
Sık Sorulan Sorular
English
HaberleşmeAğımız
Facebook

 

Fotoğraflar

EuroWeather
Midilli
---
Midilli °C
Istanbul °C
Ankara °C
İzmir °C
Balıkesir °C

spacer
Doğal Tarım Seminer notları-Panos PDF Yazdır E-posta
 
Tohumun toprakla buluşacağı günler yaklaşıyor.
İlkbahara az kaldı.Cemreleri sayıyoruz...
Bahara ve bu büyük buluşmaya kendimizi de hazırlamak,bilgilerimizi tazelemek,kaçırdıklarımızı yakalamak için okumalara ve tartışmalara devam ederken aşağıdaki yazıyı  sizlerlede paylaşalım dedik.
Bu kışın başında Doğal Tarımın Yunanistandaki uygulayıcılarından Panos geldi.Ve üç gün hepimiz perişan etti.
Öğrendiklerimizi alt üst etti.Aslında aklımızda var olan boşlukları ve çelişkileri hem doldurdu hemde kocaman yeni sorular oluşturup gitti. O günden sonra Doğal Tarım artık korkusuzca uygulayabileceğimiz bir teknik,yöntem olarak önceliğimiz oldu. Asya yolculuğunun bir nedenide doğal tarım yapan çiftlikleri gezip Fukuoka’nın attığı tohumların geldiği aşamayıda görmekti. İyide oldu. Artık Mart ekimlerine daha hazırız. Ve Ağustosta gelirseniz hep birlikte Panosun bahçesine gideceğiz ::-)
Aşağıdaki (ve ekteki yazı) malum uzun.
Sadece tarımdan bahsetmiyor.Yaşamdan,sağlıklı insan ilişkilerinden ve keyiften de bahsediyor.
Rahat bir zamanınızda yada en çaresiz zamanınıda yavaş yavaş okuyun. Eğer bitki yetiştiriyorsanız bu bilgiler size ilaç gibi gelecek.
Eğer doğada yaşıyorsanız bu bilgiler sizin için çok değerli.
Daha fazlasını isterseniz birde web sitesi var; www.dogaltarim.org
Aşağıdan kopyaladığımız minik bir alıntı;
“”””Bu konularda konuşmak, ortaya sorular atmak yerine iş yapmaya başlasak; yaşam biçimimizi değiştirsek… ”””
Diyor Panos....ve daha neler neler diyor.
İyi okumalar ::-)
www.imeceevi.org

DOĞAL TARIM VE FUKUOKA SEMİNERİ

6 Kasım 2010

 

PANOS MANIKIS: Şu an sizinle konuşan bu adamı tarif etmem gerekirse, kendisinin çöle, insanların kalbine tohum atmayı isteyen biri olduğunu söyleyebilirim ve burada bu vizyonu, bu hayali paylaşan insanlarla beraber olmak kadar büyük bir keyif de yok.

 

Şüphesiz ki 20. yüzyıl insan bilgisinin yüzyılıdır. İnsan bilgisinin en yaygın biçimi ise uzmanlaşmış bilimsel bilgidir. Bilim ve doğa üzerine yazılmış ve doğanın ne olduğunu açıklamaya çalışan milyonlarca yazı, üniversite sisteminin parçası olarak yüzlerce yeni fakülte mevcut. Fakat soru şu ki, bütün bu artık son derece uzmanlaşmış bilgileri gerçekten bilebiliyor muyuz? Bu insanoğlunun uzmanlaşmış bilgisini, doğa için kullanmaya çalıştığımız zaman sonuç doğa için yıkıcı oldu. Analitik bilim bilgisi oldukça sınırlı ve kısmi bir bilgidir. Bilim adamlarının üzerinde çalıştığı şey ölü bir bedenin görünen dış yüzüdür. İnsanoğlu bu bilgiyi doğaya uyguladığı zaman neler oldu? Hava, su ve toprak kirliliği, küresel ısınma sorunu, atmosferdeki ozon deliği; insanoğlunun yarattığı sorunlar üzerine günlerce konuşabiliriz, ormanların yok edilmesi, su kayıpları, taşkınlar, erozyon… Bütün bu saydığım sorunlar bu analitik insan biliminin doğaya uygulanmasının sonuçlarıdır.

“Yeşil Devrim” sonucunda insanoğlunun açlık sorununun çözülmesini bekliyorduk.

Yeşil Devrim: İkinci Dünya Savaşı sonrası, gelişmekte olan ülkelerin tarım üretimini ilaçlama yapılarak, sulama sistemi geliştirilerek, kimyasal gübre ve verimli tohum kullanarak artırmaya ve mono kültüre dayalı modern tarım sistemi.

197O’lı yıllarda, Henry Kissinger 10 yıl içerisinde insanoğlunun açlık sorununu çözülmüş olacağını gururla ilan etmişti. Peki, ne oldu? Tam tersi gerçekleşti. Dünyada açlık sorunu, aç insan sayısı ve çölleşme giderek daha da arttı. Bir yandan doğayı, havayı ve toprağı kirlettik, bir yandan da yeşil devrim sayesinde giderek refaha ulaşması beklenen çiftçiler ekonomik anlamda çöktü.

Dünyadaki ülkelerin her birinde nüfusun sadece % 4’ünden azı gerçek anlamda çiftçilikle uğraşıyor. Einstein demişti ki “sorun yaratan bir zihin o sorunu çözemez”. Eğer geçen yüzyılda birike gelmiş bütün bu sorunları yine bilimin analitik yaklaşımı ile çözmeye çalışırsak bir sonuca ulaşamayacağız. Bize bir Einstein lazım! Bütün uzmanlaşmış alanların analitik bilgilerini toplayacak, bu bilgilerden bir

sentez yapacak ve bunu uygulamaya çalışacak bir Einstein lazım. Fakat hiçbir insanoğlu veya tanrı böyle bir şeye muktedir değil. Böyle bir sentez yapabiliyor olsak bile bir kere aynayı kırdık ve o binlerce parçaya ayrıldı ve artık bu parçaları asla bir araya getiremeyiz.

Bu uzmanlaşmış bilginin özellikle iki ana alanda uygulandığını görüyoruz: tıp ve tarım. Yunanistan ve Dünyada sıklıkla şöyle bir vizyona sahip politikacılar duyuyoruz: mesela sağlık bakanları, daha çok hastane, daha çok yatak, daha çok kardiyografi cihazı, daha çok hastadan, teknik ekipmandan bahsediyorlar; insan sağlığı için benimsememiz gereken vizyon bu mudur? Yoksa bize mükemmel sağlık sunacak bir ortam için mi kafa yormalıyız? Hayal etmemiz gereken şey, daha az yatak, daha az hastane, daha çok sağlıklı insanlar olmamalı mı? Tarımda da daha önce söylediğim gibi aynı başarısızlığı yaşıyoruz. Aşırı sulama ve aşırı kimyasal ilaç kullanımdan dolayı her yıl on milyon hektar alan çölleşiyor. Toprağın, havanın ve insan sağlığının kirlenmesi sorununu o bilgi ile çözemiyoruz.

70 yıl önce Fukuoka isimli bir insan bu Dünya’daydı ve bizim Yunanca “metanoia” [köklü zihinsel değişim] diye tabir ettiğimiz bir zihinsel dönüşüm geçirdi, Japoncası Satori veya aydınlanma olarak tanımlanabilir. Ama bunu bir mucize olarak düşünmemeliyiz, bu sadece basit olaylara farklı bir biçimde bakma yetisidir. Her birimiz sabah kalktığımız zaman hiçbir şey düşünmeden boş zihinle bunu yapabiliriz. Anlayacak, fark edecek bir durum yok. Fukuoka'nın çok derinden içinde hissettiklerini sözlere dökmeye çalışırsak, bunlar Sokrates'in sözlerine benzeyecektir: ‘Bir şey biliyorsam o da hiçbir şey bilmediğimdir. İnsanoğlu doğayı anlayamaz, bilemez. Biraz komik görünebilir ama insan bunu kavrar kavramaz aslında o derin, sezgisel, gerçek bilgiye ulaşabilmekte. Fukuoka bu yaşadığı farkındalığı insanlara anlattığında ona güldüler ve onun deli olduğunu düşündüler. Bunun üzerine Fukuoka köyüne dönmeye ve çiftçi olmaya, öğrendiklerini uygulayıp kanıtlamaya karar verdi. Eğer herhangi bir teknoloji, hiçbir insan bilgisi kullanmadan tahıl, sebze, meyve ağaçları yetiştirebilirsek, gerçek bu gerçeği kendi gözleri ile görebilecektir. Fukuoka yaklaşık 15 yıl sonra ortaya çıkan şeyi “doğal tarım” olarak adlandırdı. Eğer biz sadece düz veya yuvarlak tohum topları yaparsak ve sonra bunların içine çok çeşitli, ormanlık ağaç, meyve ağaçları, sebze, tahıl ve alfa alfa, yonca gibi yeşil gübre bitkilerinin tohumlarını koyarsak, yağmur dönemi başlamadan önce örneğin sonbaharda Eylül-Ekim, ilkbaharda ise Mart-Nisan'da bu tohum toplarını saçıp gerisini doğaya bırakabiliriz. Ancak biz kendi insan aklımızı kullanıp bölgemiz için doğru tohumları bulmaya çalışırsak hata yaparız. Bütün bitkilerin tohumlarını içeren çok çeşitliliği kullanmamız gerekiyor. Bu şekilde büyük bir tohum çeşitliliğine sahip olarak ekim yaparsak çorak dağları ve çölleri yeşillendirebiliriz. Doğal tarım çiftlikleri kurabiliriz ve kendine yeterlilik amaçlı sebze bahçeleri yapabiliriz.

Toprağı sürmek yok, kimyasal veya doğal gübre kullanmak yok, böcek ilaçları yok, yabani ot ilaçları yok, meyve ağaçları söz konusu ise budamak da yok. Bunları doğal tarımın 5 ilkesi olarak sayabiliriz ve bu ilkeler bütün Dünya’da geçerli, Yunanistan’da Türkiye’de Afrika’da ve Amerika’da.

Değişebilecek tek şey o coğrafyaya özgü olarak yetişen bitkilerdir. İlkeler her yerde geçerlidir. Fukuoka aynı tarla içinde iki farklı tahıl çeşidi yetiştirmeyi başarmıştı. Japonya’da yetişen kış ve yaz tahılları. Kış tahılları arpa, buğday, çavdar ve yulaf olabilir. Eğer pirinç yetiştirmiyorsak da darı, karabuğday, susam, mısır ve başka birçok çeşit yetiştirebiliriz. Fakat burada önemli olan bu döngüyü sağlamaktır. Sürekli bir bitkinin hasadını alıp hemen diğerinin ekimine başlamaktır. Dolayısıyla diğer çiftçiler tek bir alanda tek bir ürün yetiştirirken Fukuoka aynı alanda birden fazla çeşit ürün yetiştiriyordu. Fukuoka traktör, gübre ve hiçbir teknoloji kullanmadan aynı tarladan 6 ton arpa, 10 ton pirinç almayı başardı. Bu süreçte toprak her yıl giderek verimlileşiyor, zenginleşiyordu. Biz Japonya’da gönüllülerle beraber onunla çalışırken dik yamaçlarda 200 tona yakın portakal ve mandalina yetiştirebilmiştik ve meyve ağaçlarının altında da çok çeşitli sebzeler yetişiyorduk. 40 yıl önce şu an sizinle konuşan bu kişi çok ciddi bir rahatsızlığı olduğunu öğrendi, doktorlar fazla yaşamayacağını söyledi. Henüz çok gençti ve yakın zamanda öleceği gerçeğini kabullenemedi. Hayatın tadını çıkarmadan acı çekerek ölmek adil değildi, yanlış olan bir şeyler var diye düşündü. Sonra yüreğinin derinliklerinde doğanın gerçek halinin mükemmel bir sağlıkla eş olduğunu anladı, fakat henüz 18 yaşındaydı ve bu derinden hissettiği şeyin bir ölüm korkusu mu yoksa gerçek bir felsefi farkındalık mı olduğundan emin olamadı. Yıllarca doktorların kendisine söylediklerini yerine getirdi, fakat durumunda bir ilerleme olmadı ve yaşam sevincini kaybetmişti. Sonra bir gün aniden bütün bu çöpü, olumsuz düşünceleri nehre atmaya karar verdi ve vejetaryen diyete girdi. 6 ay içinde yepyeni bir insan oluvermişti. İşte o zaman anladı ki, insanoğlu sağlıklı yaşar ve sağlıklı besinler yer ise sağlıklı bir zihne sahip olur. O dönemde tarım üzerine çalıştığı için, bitki ve canlılar için durumun nasıl olduğunu merak etti. Aynı şekilde doğal bir ortamda yaşadıkları ve sağlıklı besinler yedikleri taktirde şüphesiz sağlıklı hayvan ve bitkiler de yetiştirilebilir.

Daha sonra kendisinden başka insanların da aynı fikirlere varmış olabileceklerini hatta belki aynı doğrultuda çalıştıklarını düşündü. Okuduğu ilk kitap “Biyodinamik Tarım”dı ve kitaptan etkilenmedi, yanlış bir felsefesi vardı. Bu kitapta insan doğadaki en zeki varlık olarak anlatılıyordu. Sonra bir gün kitapçıda başka bir kitap buldu, kitabı açtı ve bir cümle okudu, “işte aradığım şey bu” dedi kendi kendine. Tek yön bilet alarak Fukuoka ile beraber doğal tarım çalışmaları yapmak üzere Japonya’ya gitti. Sadece 250 doları vardı. Orada birlikte doğal tarımın bütün pratik çalışmalarını öğrendi, yıllarca yurtdışında seyahat ederek çeşitli ülkelerde bu çalışmaları uyguladı ve ülkesine, Yunanistan'a, döndü. 30 yıldan fazla kimyasal tarım uygulanan bir arazide doğal tarım ilkelerini uygulamaya başladı ve 3 yıl içinde kimyasal kullanmadan, toprağı sürmeden, doğal teknikleri uyguladı. İlk basta 1,5 hektar ile işe başladı ve kazandıklarıyla arazisini 3 hektara kadar çıkardı, zamanla daha büyük bir alanı ekti. Yunanca kitaplar yayınladı, Dünya’nın dört bir yanında tohum atma çalışmaları yaptı, son 15 yıldır da bu tohum topları ile oynamak için oradan oraya seyahat ediyor.

DVD gösterimi

Umarım şimdi bu anlattıklarımızı DVD’de izleme imkânı bulabiliriz. Çünkü teknolojiyi kullanırken mutlaka ters giden bir şeyler olabilir. Hatta bazıları negatif elektriğim olduğunu bile söyler.

Doğal tarım tanrı, insan ve doğayı birleştirmeye, onları tek vücut yapmaya çalışır. Geçmişte insan, tanrı ve doğa zaten tekti, ayrı değildi. Aynı zamanda dini, felsefeyi ve bilimi de birleştirmeye çalışır. Bu birleşme olmaz ise biz hiç bir şeyiz. Buradaki temel felsefe büyük bir çeşitliliğe sahip hayvan ve bitkilerin bir arada yaşaması için öncelikle zengin bir toprak yaratmak, erozyonu ortadan kaldırmak ve uyumu sağlamaktır.

Ekrandaki çiftliği göstererek

Burası 20 yıl önce doğal tarıma başladığım çiftlik. Burada 120 çeşitten fazla meyve-sebze bir arada yetiştiriyoruz. Mayıs ayında kiraz ile başlıyoruz daha sonra Aralık’a kadar yıl içinde kivi, zeytin, üzüm, vb. yetiştiriyoruz. Bu meyve ağaçlarının yanı sıra orman ağaçları, ağaçların altında ise sebzeler ve yeşil gübre sağlayan bitkiler de birlikte büyüyor, ayrıca birçok çeşit hayvan da burada yaşıyor. Fakat pratik olarak fiilen kimsenin bir şey yaptığı yok burada. Ben Eylül sonundan Nisan başına kadar Dünya’nın çeşitli yerlerinde geziyorum ve döndüğüm zaman meyvelerin ağaçlarda toplanmak için hazır olacağını biliyorum. Bir sihir gibi görünebilir belki ama doğada işler bu şekilde yürüyor. Eğer ilkbaharda benim çiftliğime gelirseniz, bütün ağaçların üstünde çiçekler açmış olur ve bir cennet bahçesi ile karşılaşırsınız. Bizim yapmamız gereken tek şey insanları gezdirmek ve keyif almalarını sağlamak. Bu görüntüde yeni aldığım bir araziyi görüyorsunuz ve burayı da tohum topları atarak cennete çevirmeye çalışıyoruz. Önce tohum toplarını saçıyoruz sonra yabanı otları biçiyoruz. Gerisini doğa hallediyor. Daha önce doğal tarım çiftliğinin merkezi olan yerde şimdi sürekli tohum topları yapıyoruz ve yüzlerde ton tohumu Yunanistan’da ve birçok ülkede ekiyoruz. Burada iki yılda bir uluslararası tohum topları toplantısı yapıyoruz 15 ülkeden 200’den fazla insan ile tohum topları hazırlıyoruz. Önümüzdeki yıl bu uluslararası aktivitenin yılı olacak ve yangından zarar görmüş bölgelerin tohumlaması yapılacak. İlk başta tohum toplarını yuvarlak yapıyorduk, sonra tekniği değiştirdik. Bu teknik ise özellikle 3. Dünya ülkeleri için tohum topu yapmanın en kolay yolu. Bir yandan dans edip bir yandan şarkı söyleyerek keyifli bir şekilde tonlarca tohum topu yapıyoruz. Çok az para harcayarak çok geniş alanları bitkilendirebiliyoruz.

Ekranı göstererek

Burada tohumların birkaç ay sonra filizlenmiş hallerini görüyorsunuz, gördüğünüz gibi taşların arasından bile tohum topları filizlenebiliyor.

Ben meyvelerimin kilosunu 2 Euro’ya satıyorum ve 2 Euro kâr elde ediyorum çünkü bana maliyeti yok. Aynı şekilde bütün meyvelerin maliyeti sıfır ve ben hiçbir harcama yapmıyorum. Bu gördüğünüz ise kimyasal tarım uygulanan bir arazı örneği. Çiftçiler şirketlere daha fazla para kazandırmak için çalışıyor sadece. Bu tarım tarzı sadece Yunanistan’ı değil bütün Dünya’yı kirletmiş durumda. Tohum topu çalışmalarının maliyeti killi toprak, tohum ve gönüllülerin yemekleri dahil olmak üzere hektar başına 30-50 Euro kadar. İnanılması güç ama diğer bilimsel yöntemle bu işi yapmanın maliyeti ise hektar başına 100 bin Euro.

Ekrandaki çiftlik görüntüsünü göstererek

Bu çiftliğimin geçen seneki hali. Şimdi burada ağaçların üzerinde yetişen üzümleri göreceksiniz, gayet sağlıklılar ve hastalıkları yok. Her bir bitkinin üstünde 200 kilodan fazla üzüm var. Bunlar da kiviler, her bir bitkide 150 kiloya yakın kivi serbestçe yetişiyor. Sonbahar zamanında Eylül ortası veya sonu seyahate çıkmadan önce, sebze, tahıl ve yeşil gübre üreten bitkilerin tohumları ile tohum topları hazırlıyoruz ve çiftliğin her yerine saçıyoruz, eğer yerde yeşil ot varsa bunları biçiyoruz ve orada bırakıyoruz böylece onlar tohum toplarının üzerini örtüyor.

Şimdi gördüklerimiz de tohum atma çalışmasının sonuçları; ben Arjantin'den döndükten sonraydı Nisanın başıydı, tohum topları yapmıştım. Kabak, balkabağı, pazı, roka, Çin lahanası, ağaçların altında 15 çeşitten fazla sebze yetişiyor ve aralarında bir rekabet yok. Darwin’in teorisinde büyük bir hata var. Doğada işbirliği olmadığını söylüyorlardı. Doğada büyük bir uyum var ve bu uyumun içinde çok çeşitli ağaçlar ve bitkiler bir arada yetişebiliyorlar.

Eğer “cangıllaştırma” diye bir terim kullanırsak, bunun sayesinde burada ısı yandaki tarlalara göre kışın 3-4 derece daha sıcak olabiliyor. Bu sayede insanın aklına gelmeyecek bir şekilde çok yüksek bir yerde, kuzeye yakın bir yerde portakal ve mandalina yetiştirebiliyoruz. Benim yaşadığım bölgede kışın -5 bile olabiliyor ve orada muz bile yetiştirilebileceğine eminim. Yaşadığım bölgedeki tarım bakanlığındaki bilim adamlarına yetiştirdiğim mandalinalardan götürdüm ve düşünün bakalım kuzey Yunanistan'da nasıl mandalina yetiştirdim diye sordum. Bence geçmişte yasadığım yerin iklimi tropikal iklimdi ve insanlar ağaçları kestikçe iklim değişti. Gördüğünüz gibi sonsuz çeşitlilikle sebzeler yan yana yetişiyor. Burada ağaçlar budanmamış doğal şekillerindeler, bu şekilde en doğru şekilde güneşi aldıkları için hastalık barındırmıyorlar. Ağaçların arasında gördüğünüz gibi çok Az boşluk var, bu da bizim aralarından geçip meyve toplamamız için. Budama yapılmadığı için ağaçlar birbirine giriyor ve eğilerek geçmek zorunda kalıyoruz, böylece alçakgönüllü oluyoruz ::-) Erikler, şeftaliler, kirazlar, elmalar, üzümler. Avrupa’da yetişebilecek bütün meyveleri bu bahçede görebilirsiniz. Bunların arasından geçip dolaşıp ağaçlardan meyve toplamak gerçekten çok keyifli.

Fukuoka kendi bahçesinde bu noktaya ulaştığında bir şiir yazmıştı:

Meyve ağaçları

Kurtları yiyen tavuklar

Görünürde kimse yok

Bu da komşunun tarlası. Kim burada yaşamaktan zevk alır bilemiyorum.

1993 yılında Fukuok’ya Doğal tarım” isimli kitabın Yunanca çevirisini yolladım. O da bana Tanrı, insan ve doğanın devrimi” isimli kitabı gönderdi. Bu kitabı okuyunca ufak bir cennet yaratıp orada mutlu şekilde yaşamanın yeterli olmayacağını anladım. Esas önemli olan çöllere, insanların yüreğine tohum atmaktı. 1993 yılından bu yana Dünya’nın her tarafında çeşitli tohum topu etkinlikleri düzenliyoruz. Bir ay içerisinde 100 ton tohum topu hazırladık. 1998 yılında 10 bin hektar alanı Fukuoka ile beraber ellerimizle tohumladık. Bir defasında helikopter bile kullandık. Dünyanın dört bir yanından 3,000 kişi vardı. Ne internet vardı ne de bir organizasyon. Sadece insan kalpleri iletişim içindeydi. Tohum toplarının içindeki tohumlar bu şekilde filizlenip büyümeye başlıyor.

Burası çöl olan bir yerdi, sadece ellerimizle yapıyoruz bu isi, toprağı sürmeden, sadece ellerimizle tohum atarak ufak bir sebze ormanı yaratmış olduk. Burası doğal tarım merkezi, bir kuruluş değil. Politikacılar sürekli kim olduğumuzu sorup durdukları için bir ısım edinmemiz gerekti ve böylece artık bir ismi var. Ne devletten para alıyoruz ne den AB’den destek. Bütün isler gönüllülük temelinde yürüyor ve pek çok isi yapan aslında insanların yüreği.

Yakın bir zamanda Atina yakınlarında 300 hektar kadar bir alana tohum attık. Son 15 yıldan beri Dünya’nın dört bir yanında dolanıp duruyoruz ve insanlarla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz, fakir ülkelerde kendine yeterli sebze bahçeleri oluşturuyoruz, Doğal tarım çiftlikleri kuruyoruz ve tüm Dünya’da dağlarda yeniden ağaçlandırma çalışmaları yapıyoruz. Daha da önemlisi insan ilişkileri kuruyoruz. Ömrümün sonuna yaklaştığımda, bu herkes için geçerli, geri donup baktığımızda gerçekten kıymetli olanın, kurduğumuz uyumlu insan ilişkiler olduğunu göreceğiz. İnsanoğlunun Dünya’daki tüm yaratıklarla kurduğu ilişki zenginleştikçe yaşamlarımız da zenginleşecek ve bunun doğal tarımdan bahsetmekten çok daha önemli olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki bu 3 günde insan ilişkileri kurarak diğerlerini nasıl daha iyi dinleyebileceğimizi öğrenmeyi, onlarla iletişim kurmayı, bir şeyleri paylaşmayı ve vizyonu anlayabilmek için pratik olarak is yapmayı umuyorum. İste bu yeryüzünde bir cennet yaratmak ve orada mutlu bir şekilde yasamak demektir.

Doğayı mahvettik ve biz yetişkinler intihar etme isteğinde olabiliriz fakat biz yetişkinlerin bir görevi var, bu güzel gezegeni ayakta tutmak ve gelecek nesillere aktarmak. İnanıyorum ki, insan hastalandı,

hem ruhen hem de bedenen, bunun nedeni ise kendini doğadan ayırmasıdır, yeniden iyileşmesinin tek yolu ise doğaya geri dönmesidir. Elbette gerçek bir doğa bulmak kolay değil. Ancak mütevazı insanlar olursak, hiç bir mülkiyet edinmezsek, hiç bir bilgi edinmezsek ve hiç bir eylemde bulunmazsak yol kendiliğinden önümüzde açılacaktır.

 

SORU & CEVAP

SORU: Yunanistan’ın neresinden geliyor, ne tür bir arazi, yüksekliği nedir, sulama yapıyorlar mı? Atina dağlarında tohumlama yapıldığını söyledi kendisi ama Atina çorak, kurak bir yer, su işi nasıl çözülüyor?

 

PANOS MANIKIS: Ben kuzey Yunanistan'da yaşıyorum, sen bilimsel verileri sorduğun için belki biraz verebilirim, ortalama yıllık yağış miktarı 54 cm. Yağış genel olarak ilkbahar ile sonbahara dağılmış durumda. Isı bazen -10'a kadar düşüyor, yılda 3-4 kez kar yağdığı da oluyor, hepsi bu kadar. Güney Yunanistan'da ise daha az yağmur yağıyor, 35 cm civarında. Atina'da Nisan’dan Ekim’e kadar hemen hemen hiç yağış olmuyor, Güney Yunanistan şu an fiilen çölleşmiş durumda.

Ben çiftliğimde sıfır sulama noktasına ulaşmaya çalıştım. Çiftliğimde zemin tamamen ağaçların gölgesi ile kaplandığında sulama gereği duyulmayacak. Sıfır sulama noktasına ulaşmak için anahtar noktalar şunlardır:

1.Her sene daha zenginleşen ve verimlileşen bir toprak. Organik madde toprağa girdikçe toprağın suyu emme becerisi daha da artıyor. Kar ve bütün suları bünyesinde daha iyi tutuyor ve zehirli maddeleri bünyesinden daha kolay atıyor. Dolayısıyla toprak ne kadar verimli olursa işler daha kolay yürüyor. En başından beri benim amacım önce bereketli, güçlü bir toprak elde etmek, sonra sağlıklı ürünler yetiştirmek sonra da bunlardan gelir elde etmekti.

2. olarak ağaçların tohumdan yetişmesini sağlamak. Çünkü tohumdan yetişen bu ağaçların çok güçlü bir kök sistemi oluyor. Bu sayede kökler toprağın derinliklere ulaşarak yerin alt katmanlarındaki su ve besinleri alabiliyorlar. Bu ağaçlar, felsefi olarak ifade edersek, yaşama içgüdüsüne sahipler. İkincil köklü modern ağaçların sulanması gerekiyor.

3. nokta toprağın hiçbir zaman güneşe doğrudan maruz kalmaması. Toprağın bir şekilde ürünlerimizle kaplanması gerekiyor, dolayısıyla hep bir döngü olması lazım, bir ürünü toplarken diğerini ekmeliyiz. Böylece hem daha çok ürün elde ediyoruz hem de daha verimli bir toprağımız oluyor, bu yüzden de sulamaya gerek duymuyoruz. Benim yanımdaki çiftçilerle bir kıyaslama yaparsak, onlar yılda 20-25 defa sulama yapıyorlarsa ben son 3 yılda birkaç kez sulama yaptım. Güney Yunanistan ve Dünya’nın

diğer yerlerinde tohum çalışmalarına gelince orada sulama yapmadık, dağlarda sulama yapmadık, istesek bile böyle bir şeye gerek yoktu. Biz bu şekilde çalışıyoruz.

 

SORU: Ticari olarak ürettiği ürünlerde verimlilik ve kârlılık konvansiyonel ve organik tarıma göre nasıl?

PANOS MANIKIS: Daha önce söylediğim şey şaka değildi. Meyvelerimin kilosunu 2 Euro'ya satıyorum ve 2 Euro kâr elde ediyorum, sadece kirazları 3 Euro'ya satıyorum çünkü kirazların toplanması için ekstra işgücünden yararlanmam lazım. Genellikle yıl boyunca meyvelerimi çiftliğe gelen gönüllülerle topluyorum. Hiçbir enerji, benzin kullanımım yok, traktörüm yok, hatta alet edevat bile kullanmıyorum çok sınırlı aletlerle çalışıyorum. Örneğin çiftliğimin yanında şeftali üreten çiftçilerin maliyetine bakarsak tarım bakanlığının verilerine bakarsak, bir kilo şeftali için yaklaşık 35 pence maliyeti var. Ve geçen sene şeftalilerini 15 sentten sattılar, bu da yaklaşık 3 kat zarar ettiklerini gösterir. Verimliliğe gelirsek benim bir kiraz ağacım 120-150 kilo arasında ürün veriyor ve bu kimyasal kullanılan diğer ağaçlardan daha düşük değil. Şeftali ağacından 80-100 kilo ürün alıyorum ki bu kimyasal üretim ile elde edilen ile aynı. Fakat bir şey eklememiz gerekiyor. Kimyasal tarım yapan çiftçiler çocuklarına bir çöl bırakacaklar. Verimli bir toprağın ekonomik karşılığı nedir? Biz hep bir üründen ne kadar para kazanıyoruz ona bakıyoruz. Mesela mısır yetiştirdiğimiz zaman toprağın en verimli kısmı olan üst toprağın %20'si yok oluyor. Mesela bu toprak kaybı hiç hesaplanıyor mu ve her sene ürünlerimizi aşırı sulamak zorunda kalıyoruz ve giderek azalan bu suyun ekonomik olarak karşılığı nedir, ekonomik anlamda baktığımız zaman bile aslında çok dar bir çerçeveden bakıyoruz, mikro ekonomik bakış açısı ile yaklaşıyoruz, makro değil. Dolayısıyla ekonomik olarak bir maliyet düşünürsek bu maliyetleri de dikkate almamız lazım. Üniversiteden bir Ekonomi Profesörü benim çiftliğime bir grup diğer prof. ile ziyarete gelmişti ve çok etkilenmişti, bana bir ekonomik çalışma yapıp yapmadığımı sordu. Ben de ona çok basit bir çalışma yaptığımı söyledim. Ben 1, 5 hektar ile bu işe başladım şimdiyse 3 buçuk hektardan fazla arazim var, daha fazla arazi alabilecek durumdayım, bu yıl 2 hektarlık yeni bir araziye başlayacağım. Bu çok basit ve sağlam bir ekonomik analiz değil midir? Eğer siz böyle tablolardan oluşan ekonomik bir çalışma yapmak istiyorsanız öğrencilerinizi gönderin yapsınlar ben yapamam dedim. Ben öldüğüm zaman her kim burada yaşayacaksa son derece verimli arazilere sahip olacak. Çok komik, fakat çiftliğimizi ziyaret eden birçok insan ağaçları görüyor, hasadımı görüyorlar ve tur sonunda hayatımı nasıl kazandığımı soruyorlar. Ben hiç devlet ve Avrupa Birliği sübvansiyonlarından para ve destek almıyorum. Ailemden de para almıyorum, hükümetten herhangi bir zarar tazminatı da almıyorum, dolayısıyla sıfır para, sıfır enerji ile çiftçilik yapıyorum. Kimyasal tarımcılıkta, nakit ürünlere hemen nakit para getirecek ürünlere odaklanıyorlar. Tamam, üretim yüksek fakat toprağın verimliliği yüksek değil, çünkü toprağa suni gübre vermediğimiz zaman hiçbir şey alamıyorsunuz. Niye çiftçiler ekonomik olarak dibe vuruyorlar? Çünkü toprak ölü ve

verimsiz. Biraz lafı uzattım ancak ekonomik anlamda daha bir geniş çerçeveden bakılmasını istedim. Lütfen çiftliğimi ziyaret edin ve her şeyi yerinde gözlerinizle görün.

 

SORU: Maliyetler konusunda 0 maliyeti gözümde canlandıramadım. Tohum toplarının hazırlanması, ekilmesi biçilmesi, nakliyesi gibi kaçınılmaz masraflar maliyet olarak alınmıyor mu?

PANOS MANIKIS: Biz doğal tarımcılar yaptığımız işi doğaya adıyoruz şirketlere değil. Yaptığımız işte keyif var, çalışırken kuş seslerini duyabiliyoruz, yaprakların arasından geçen rüzgârın sesini duyabiliyoruz. Gönüllüler ile beraber çalışmanın keyfini çıkarıyoruz, bu yüzden hiçbir zaman 8 saat çalışmanın bedeli nedir diye düşünmüyoruz. Keyif keyiftir. Elbette “sıfır” gider dediğim zaman bir vizyondan bahsediyorum. Mutlaka ürünleri şehre taşırken nakliye için benzin harcıyorum. Ayrıca para kazandığım zaman da mutlu oluyorum. Çünkü bu para kitap basımı ve tohum topları yapımı için kullanılacak. Bu tür faaliyetleri yapmamız için gerekli asgari ihtiyaçlarımızı sağlamak için kullanılacak. Fakat eğer her anlamda sıfır noktasına ulaşmak istersem, sadece ürün yetiştirip insanları çağırıp toplamalarını söylemem de yeterli olacaktır. Yetiştiremediğim ürünleri de o ürünleri yetiştirenlerle takas etmem mümkün. Pratik olarak maliyet yok. Mesaj bu.

 

SORU: Görüntülerdeki çiftlikte gördüğümüz ağaçlar tohumdan mı yetişiyor ve bu tohumlamayı yaparken bir planlama yapılıyor mu? Önce ağaç. Sonra meyve ağaçları gibi.

PANOS MANIKIS: 1998’e kadar Fukuoka Yunanistan’a ilk geldiği güne kadar ağaçları dikiyordum. Fukuoka benim mektuplarıma cevap yazamıyordu dolayısıyla ben de yeni gelişmelerden habersizdim. Geldiği zaman doğrudan tohumdan yetiştirebileceğimizi söyleyince, biz de 1998’den bu yana tohumdan yetiştiriyoruz. Şimdi çiftlikte birçok ağaç doğrudan tohumdan yetişiyor. İki ağaç arasındaki mesafe 2 metreden az değil ise büyüsünler diye bırakıyorum. Daha da büyüyebilirler belki güneşe ulaşmak için onları kesmeye gerek yok. Tabi ki, tüketiciler hep büyük, gösterişli meyveler istiyorlar. Tohumdan yetişen bu ağaçlar yarı yaban olacaklar ve mesela şeftalilerin bir standardı olmayacak. Bazıları 100 bazıları 80 bazıları 60 gr. olacak bazılarının rengi kırmızı, bazıların sarı, bazılarının sarı kırmızı olacak ve ticari olarak çok cazip görünmeyecekler. Çünkü insanlar tam olarak gerçek tadı bilmiyor. Eğer normal, alışıldık türleri elde etmek isterseniz aşılama yapabilirsiniz. Doğrudan tohumdan yetişen ağaçları aşılarsanız çok kaliteli ağaçlar yetiştirebilirsiniz. Dikilmiş ağaçlara göre daha iyi büyüyecektir çünkü çok daha iyi bir kök sistemleri var. Aşılı ağaçlarda aşı yapılan yerde bir blokaj olacağı için ağacın özsuyunun sirkülâsyonu iyi olmayacak, fakat aksine yabanı ağaçlarda özsuyu daha yüksek noktalara çıkabiliyor. Dolayısıyla aşılı ağaçlar yaban ağaçlara göre daha kısa ömürlü olacak, hastalıklara karşı daha az dayanıklı olacaktır, ama yine de satın aldığınız ağaçlara göre her anlamda daha iyi olacaktır. Doğal ürünlerimizi satmak istiyorsak insanların da kafa yapılarının değişmesi gerekiyor. Kimse yarım kiloluk bir şeftaliyi almak istemez. Çünkü onu bir defa da bile yiyemezsiniz. Yarı yabani durumdaki meyveler bizim sağlığımız için daha iyidir. Tabi ki ürünümü satmak, bu faaliyetleri yapmak ve kitapları basmak istediğim için az da olsa bazı tavizler verebiliyorum ama en azından bir sorun çıktığında sorunun kaynağını bilebiliyorum.

 

SORU: İnsanlar görmeden ikna olmuyorlar, komşuları olan bitenden ne kadar etkileniyorlar?

PANOS MANIKIS: Ben Yunanistan’da en az 20 yıldır çiftçilik yapıyorum, diğer ülkelerde de çiftçilik yaptım, bulunduğum şehirde yaklaşık 20 kadar organik çiftçi var. Doğal tarım yayılmayacak bu kesin, büyük ölçekte yapılmayacak çünkü bu felsefi bir düşünce. Doğanın mükemmelliğine inanmak insanların kolay kolay benimseyebileceği bir şey değil. İnsanın bir çiftliğe girip elini uzatarak meyve koparması karşılığı olmayan, kolay anlatılamayacak sadece yaşanabilecek bir durum.

Kimyasal kullanan çiftçiler benim çiftliğime geldiklerinde ürün çeşitlerimi görünce benim neden kimyasal ilaç kullanmadığımı soruyorlar ve gezerken rahatsız oluyorlar, ağaçların altındaki sebzelere basmamak için tedirgin oluyorlar, ağaçlar hizalı olsun istiyorlar. Ya da ağaçları budamadığımı ve ağaçların üstündeki ürünleri kuşlara bıraktığımı söyleyince bundan hoşlanmıyorlar. Fakat komik olan şu ki, aslında onlar rahat bir hayat sürmek istiyorlar ama benden daha fazla çalışıyorlar, ben 6 ay rahatım. Ben dolaşırken onlar budama yapıyor, ilaçlama yapıyorlar. Göremiyorlar. Sorun bu. Hep küçük bir parçayı görecekler ancak tamamını asla göremeyecekler.

 

SORU: Çölleşmiş alanlarda yapılan ağaçlandırma çalışmalarında şans büyük bir faktör, ne kadar başarılı oldu, sulama olmadan çöllere biz tohum atarsak başarılı olabilir miyiz?

PANOS MANIKIS: 1997 de Fukuoka Amerika'dayken yağmurun gökten düşmediğini fark etti, aslında yağmur yerden çıkıyor, zengin bitki örtüsü ve yüksek ağaçlar yağmuru çekiyordu. Dolayısıyla çözüm uzak bir yerden su getirmek değil aksine, en eski ormanları korumak ve onlar sayesinde yağmuru çekmektir. Doğa tohumları eker, doğa ağaç dikmez, sulama sistemi kurmaz.

Ulusal Orman bakanlığı ile bu yıl 3 tane toplantı yaptık ve bu toplantıda bilim adamlarına şunu söyledim, “bizim ihtiyacımız olan tek şey tohum toplarını hayvanlardan, farelerden, karıncalardan, kuşlardan korumak için bir teknik geliştirmek”. Bu tohum toplarında kıl ve tohum dışında aynı zamanda mesela pamuk lifi, Hindistan cevizi lifi veya koyunyünü , (keçi yünü değil çünkü keçi yünü izole ediyor) veya saman da kullanabiliyoruz, ama her zaman 2 cm.den kısa olmaları gerekiyor. Aynı zamanda da tohum topları içinde havadaki nemi içinde barındıracak malzemeler de kullanabiliriz. İşte

bizim sulama sistemimiz bu. Bu seneye kadar doğal bir madde olan zeolit kullanıyorduk, bundan Türkiye'de de var. Kendi hacminin iki katı kadar suyu emebiliyor, fakat bu yıl bentonitin daha iyi olduğunu anladık, çünkü kendi hacminden 9 kat fazla suyu tutabiliyor. Sentetik reçineler problem yaratabilir fakat denenebilir.

Şu ana kadar konuştuklarımızı toparlayacak olursak, bizim neye ihtiyacımız var; dini bakış açısı olarak biz doğayı ne Türkiye’de ne Yunanistan'da ne de Sahra'da bilmiyoruz, felsefi olarak doğa kendi içinde mükemmeldir, insan bilgisi mükemmel değil. Bilimsel olarak çöl olan yerde veya birçok hayvanın olduğu yerde tohum az olur, biz oraya tohumu götürüyoruz. Sahra çölünde bile iyi sonuç alabileceğimiz tohum topu yapmak mümkün müdür? Soru bu. Bence insanoğlu aya çıktığına göre her yerde yetişecek tohum topları yapamamamız çok komik olacaktır.

Bu tür toplantıların bir amacı da burada sizinle bunları paylaşmak, sizin daha iyi sonuçlar elde etmek için yeni fikirler geliştirmeniz. Bu güne kadar bu çalışmaları Patagonya, Afrika, Somali, Etiyopya gibi birçok yerde denedik.

Yaptığımız şeyin işe yarayıp yaramadığını anlamamız için 3 yıla ihtiyacımız var. İlk yıl tohumlar için çok olumlu ya da olumsuz olabilir. Ama ortalama 3 yıl içinde mutlaka net bir sonuç elde ediyoruz, fakat tohumlama çalışmasından sonra neler olduğunu, nasıl büyüdüklerini, neden öldüklerini, anlamamız için çok iyi gözlemleme yapmamız lazım.

Şimdiye kadar 2000’den bu yana büyük bir başarı elde ettik, yıllık bitkilerde başarısızlığa uğramadık, küçük ve büyük tohum topları hep iyi sonuçlar verdi. Fakat ağaçlarda sorun çıktı, küçük, yuvarlak tohum toplarından çok az ağaç yetişti. (Köşeli büyük tohum toplarını göstererek) fakat bu tohum topları ile sorunu çözdük. İki yıl içinde taşlık, çöllük yerde yetişen ağaçları görebilirsiniz

Fotoğrafı göstererek. Biz o yıl ormanlaşma çalışmasını başardık.

Asıl problem burayı nasıl koruyacağımızdır. Kenya’da, Hindistan’ da iyi sonuçlar elde ettik, Patagonya’da 3 ayrı yağmur sistemine sahip 3 ayrı yerde denemeler yapılıyor. Bence tek yol bu. Tohum topu yapmak ve bunları saçmak. Yıllar geçtikçe şüphesiz neresi olursa olsun her koşulda başarılı olacağımızdan eminim. Sahra çölünde böyle bir çalışma yapmak istiyorsak daha büyük toplar kullanmamız gerekiyor. Ne kadar büyükse o kadar iyi. Bitkiler ne kadar yoğun, sık olursa hayatta kalma şansları o kadar yüksek olur.

Lütfen rahat olun, gevşeyin, her şeyi not alıp hatırlamanız gerekmiyor. Konuşacaklarımızı pratik olarak da yapmamız gerekiyor. Biz, Yunanistan ve Arjantin'deki uygulamalarda yapılan her şeyi görsel olarak kaydedip sonra bunları internete koyup mümkün olan en çok sayıda kişiye ulaşmasını, herkesin bu teknikleri ve yapılanları görmesini istedik. Şu an konuşulanlar biraz felsefi oluyor ama yarın uygulamaya geçtiğimizde çok daha pratik şeyleri öğreneceksiniz. Şu anda çok fazla felsefe var bu kadarına ihtiyacımız yok diye düşünebilirsiniz. Lakin doğal tarımın felsefesini anlamazsanız ilk güçlükte pes edebilirsiniz. O yüzden yavaş yavaş gidelim.

Daha belli bir konudan mı bahsedelim? Fikirlerinizi, önerilerinizi duymak istiyorum.

 

Öneri: Tohum toplarının hazırlanmasından bahsedebiliriz.

SORU: Tohum toplarının hazırlanmasından çok örneğin benim yaşadığım yerde bunların çimlendikten sonra yaşamaları için ne yapmak gerekiyor? Döngüyü anlamak istiyorum. Her sene topları yeniden ekecek miyiz?

PANOS MANIKIS: İsterseniz tohumdan başlayalım. Diyelim ki kırsalda ufak bir araziniz var ve orada çiftçilik yapmak, sebzenizi, meyve ağaçlarınızı yetiştirmek istiyorsunuz. Bu durumdaki insanlara her zaman yüzde 10, yüzde 80, yüzde 100 doğal tarım uygulamanız önemli değildir konu bu değildir diyorum.

Her şeyden önce benim doğal tarımı en iyi bilen veya iyi bilen birisi olduğumu düşünmeyin, bu büyük bir yanlış olur çünkü bu, o kişinin doğayı iyi bildiğini düşünmek olur ki bu büyük hata olacaktır.

Yeni bir yere başladığım zaman öncelikle şu his oluyor içimde: “ben burada ne yapmam gerektiğini bilmiyorum”. Fakat niyetim şu üç temel sorunu çözmek:

• Erozyon,

• Toprak verimliliği ve çeşitliliğin uyumlu bir yaşam sürmesi,

• Hastalık ve böcek olmaması.

Eğer ben baştan bu boş arazide, ağaçları burada, sebzeleri şurada yetiştireceğim diye bir tasarım yaparsam bu Permakültür olur. Fakat tohum topları yapıp, bunların içine her türlü tohumu koyup saçtığım zaman tasarımı doğa yapıyor, bu da doğal tarım tekniği oluyor. Permakültür ve doğal tarım arasındaki en temel fark budur.

Doğal tarım tekniğinde olaylara doğa karar veriyor benim insan aklım, bilgim karar vermiyor. Şeftaliyi şuraya, armudu buraya dikmeliyim diye bir karar almıyorum. Her bir bitki nerede büyüyeceğini kendisi seçiyor. Yani eğer sadece tohum toplarını kullanarak doğal tarım yapmak istiyorsam elimde çok çeşitlilikte tohum olması gerekiyor. Bazı durumlarda kanunlar orman ağaçlarının hakim olduğu bir arazide sadece ağaçların yetişmesine izin veriyor. Bu sorunun üstesinden gelmek için akasya çeşitleri, sedir ağacı, akçaağaç gibi süs ağaçları kullanabiliriz.

Eğer organik çiftçilikten doğal tarım çiftçiliğine geçmek istiyorsak baklagiller önemli bir yer teşkil ederler. Kompost ve hayvan gübresi kullanmak istediğim zaman çok fazla iş yapmam gerekecek. Mesela A.B.D.'de kurumuş ağaçları kesip, öğütüp, parçalayıp satıyorlar. Bu uygulama benim arazimin toprağı için iyi olabilir ama orman arazisinin toprağı için çok kötüdür. İnek, tavuk, keçi gübresinde de benzer sorunlar var. Örneğin 1 inek yetiştirmek için 1 hektar alan gerekir. Oysa aynı alanda 10 keçi ya da 100 kişi için yiyecek yetiştirilebilir. Elbette verimliliği artırmak için hayvan gübresi kullanabiliriz, fakat daha geniş bir perspektifle baktığımızda bu tohum açısından o kadar da verimli değildir. Yapay gübre ya da hayvan gübresini toprakta kullandığımızda en basit anlamı ile topraktan kazandığımızı toprağa vermiş oluyoruz. Fakat hiçbir zaman verimli bir toprak elde etmiş olmuyoruz. Bu yüzden de her yıl yeniden bol miktarda gübre eklememiz gerekiyor. Her yıl giderek artan toprak verimliliği sağlamanın tek yolu toprak üstündeki çok çeşitli ve zengin bitki örtüsüdür. Tabii çok çeşitlilikte meyve ağacı ve sebze söz konusu olduğu zaman işin içine böcek veya hastalık sorunu da girecek. Bu sorunlar başladığında, kimyasal-modern tarım yapıyorsam kimyasal ilaçlar, organik tarım yapıyorsam organik ilaçlar kullanacağım. Peki, ne yapıyorum, bu ilaçları almak için para, kullanmak için vakit harcıyorum. Doğal tarımda ise böcek sorununu çözmenin yolu çok geniş bir çeşitliliğe sahip olmaktır. Bir yerde mono kültür uygulanıyorsa o zaman başınız ağrıyacak demektir. Yine aklınızda orayı tasarlarken kuru yerlerde şunları, daha nemli yerlerde şunları yetiştireyim dediğiniz zaman yine sorun yaşayacaksınız.

Şimdi bir bitki listesi yazabiliriz ama bu sizin birebir takip edeceğiniz bir rehber, kılavuz anlamına gelmiyor. İşinizi kolaylaştırmak için genel olarak doğal tarıma nasıl başlarız, ne kullanırız gibi konularla ilgili bir fikir vermek için bahsedeceğim.

Meyve ağaçlarının tohumları her zaman gölgede kurutulur, güneşte kurutursak içindeki su buharlaşır. Gölgede kuruttuktan sonra depolayıp daha sonra tohum toplarında kullanabiliriz. Fukuoka'nın kitabında Morişima isimli bir akasya türünden bahsediliyor aslında Latincesi Acacia Mollissima. Japon dilinde 'l' harfi olmadığı için bu şekilde telaffuz etmiş. 0 dereceye kadar olan sıcaklıklarda büyüyebilen bir bitkidir. Ilıman iklimlerde Mimoza gibi başka akasya türleri de yetiştirilebilir. Bu türlerde azot bağlama tabir edilen, köklerindeki nodüller ile aldıkları güneşi azot olarak toprağa verebilecek bir kök sistemine sahipler ve bu şekilde toprağı zenginleştirirler. Dolayısı ile akasya tohumları, tohum toplarında mutlaka kullanılması gereken bir türdür. Mesela Latincesi Elaeagnus

Pungens olan İğde'de toprağı çok zenginleştiren ve meyve veren bir ağaçtır. Tıbbi faydaları oldukça çok olan Ippophaes. Farklı akçaağaç türleri ve her daim yeşil kalan her türlü bitki. Her daim yeşil bitkiler kışın ısıyı yükseltmeleri açısından çok önemlidir, benim bahçemdeki mandalinaların ve portakalların yetişmesindeki sır bu. O yüzden bunların varlığı önemlidir. Sedir ağacı, Manolya, baharda ilk yenilen, önemli bir tür olan Yenidünya ve her türlü meyve ağacı, çalılık türü. Bu tohumların hepsini karıştırabilirsiniz. Ayrıca mevsimlik sebzelerden çok geniş çeşit.

Tohumlamayı sonbaharda yapmamızın çeşitli sebepleri var. Mesela nisan ve ekim ayları arasında neredeyse hiç yağmur olmayan Güney Yunanistan'da çeşitli kereler baharda da tohumlama çalışmaları denedik. Bitkiler tomurcuklanıp, filizlendiler fakat ısı sonradan o kadar arttı ki çiçek açıp, üreyebilecek duruma gelemediler. Hemen hemen her mevsim az ya da çok yağış alan yerlerde bütün tohum türlerini kullanarak ilkbaharda tohumlama çalışması yapabilirsiniz ki o durumda bile hâlâ risklidir. Meyve ağacı tohumları, bahsettiğim süs ağaçlarının tohumları ya da ormanlık ağaç tohumlarının tohumlanması için kuru ve soğuk bir ortam gerekiyor. Bu ağaç tohumlarının tomurcuklanmaları aylar sürüyor. Dolayısıyla bu çalışmayı sonbaharda yapmak daha avantajlı olacaktır. Bahsettiklerim bir doğal tarım çiftliği içindi, siz kendi bostanınızı yapmak istiyorsanız tabii ki, ilkbaharda sadece sebze tohumlarından böyle bir çalışma yapabilirsiniz. Sonbahar sebzelerine gelince, ıspanak, roka, pazı, ılıman iklimlerde kırmız pancar, bezelye, bakla, her türlü turp (kırmızı, siyah, beyaz, uzun, Japon), havuç, hindibağ sayılabilir. Aynı zamanda yeşil gübre oluşturacak bitkileri, alfaalfa, fiğ, burçak gibi farklı yonca türlerini, nohut, mercimek, yabani bakla gibi baklagilleri, çavdar, buğday, arpa gibi tahılları yani bütün kış tohumlarını da ekleyebilirsiniz. Bunlarla tohum topları yapıp mümkünse güneş altında kurutursunuz, böylece daha hızlı kururlar. Yağmur sezonu başlamadan tohumları saçarsınız, bunun sebebi de yabani otlardan önce boy atmaları için fırsat yaratmak. Tohum toplarını attıktan sonra gözlemeye başlıyoruz. Eğer bu tohumlar bölgeye uygunsa zaten boy atacaklardır. Bir kısmı ise hiç tomurcuklanmayacak, bir kısmı tomurcuklansa da yağmursuzluktan veya diğer koşullardan ölecekler. Ama boy atmayı başaranlar yıllık bitkilerden olacaktır. Bu bitkiler yeri kaplayacaklar, ısıda azalma olacak ve nem artacaktır. Böylece meyve ağaçlarının ve diğer ağaç türlerinin de boy atması için uygun koşullar sağlanmış olacaktır. Eğer sadece meyve ağacı tohumları ya da belli tohumları yaparsanız başarısız olur. İşte bu yüzden her şeye bütüncül bir bakış açısı ile yaklaşmak önemlidir. Eğer 100 metrelik ağaçlar elde etmek istiyorsanız o zaman bu ağaçların yanına 70 metrelik ağaçların olması lazım, 70 metrelik ağaçlar istiyorsanız, 30 metrelik ağaçlar lazım, bu şekilde katmanlı düşünmemiz gerekiyor. Çalılar, yıllık bitkiler, mantarlar, bunların her birinin hatta en ufak yaşam biçimlerinin bile bu sistemde taşıdığı bir önem var. Mesela çok kuru ve hiç hayat olmayan bir alanımız varsa tohum toplarının içine biraz da gübre karıştırabiliriz. Sırf yeni bir hayat başlatmak için ona biraz destek verebiliriz. Yıllık bitkileri de, meyve bahçelerini de, dağlık bölgeleri de ağaçlandırmak için ilkeler aynıdır. Bu felsefenin doğruluğuna inanan insanların yaklaşımı bu şekilde ve onlar en tembel yolu seçen insanlar.

Ağaç dikmeyi tercih edeceklerin kuru iklimlerde şu ağacı, ılıman iklimlerde bu ağacı dikmemiz gerekiyor gibi bilimsel bilgilere ihtiyaçları vardır. Ekin Sapı Devrimi'nde hiçbir tasarımdan bahsedilmiyor ama Fukuoka'nın diğer kitaplarında bahsediliyor. Yeni kitap Türkçeye çevrilmiş, hazır, birkaç ay içerisinde çıkacak. Genel bir fikir vermek istersek su kıtlığına, susuzluğa en dayanıklı türler mesela nar, kayısı ağacı, badem ağacı, muşmula ki aynı zamanda sağlam ve hastalığa dayanıklı bir ağaç, meyveleri de Kasım-Aralık aylarında vücudu ısıtıyor. Başka bir ağaç Jojoba, zeytine benziyor, hastalıklara dayanıklı ve meyvesi çok lezzetli. Diğer bir olasılık İncir ağacı. Akasyaların birçok türü susuz büyüyebiliyor. Aynı şekilde zeytin, üzüm. Burada anahtar, susuz yetişmesini kolaylaştırması açısından, tohumdan büyüyen tohumlar kullanmaktır. İşin sırrı şudur; eğer fideyi hazır alıyorsanız ve kökleri yana doğru uzuyorsa onlar laboratuar gibi bir ortamda yetişmiş demektir ve doğal ortama uyum sağlamaları zor olabilir. Kökleri aşağıya doğru uzuyorsa bu doğal tarımda kullanılabilecek bir fide demektir. İncir ve nar doğrudan daldan büyüyebilir. Kuraklığa dayanıklı bir diğer meyve de ayvadır. Toprak yıldan yıla baklagillerle, yeşil bitkiler ve akasya gibi ağaçlarla zenginleşeceği için daha az suya ihtiyaçları olacaktır. Bitkiler birbirlerine ne kadar yakın olabilirlerse o kadar iyidir. Bundan korkmamalısınız. “Tohumları işte şu kadar aralıklı olsun” gibi ve benzeri şeyleri düşünmeden atabilirsiniz. Tabii ağaçların altında da yeşil zemin örtüsünü unutmayın.

İşte doğal tarım çiftliği başlatmanın yolu budur. Yarın bostanla ilgili daha ayrıntılı olarak konuşacağız. Eğer suyunuz varsa elbette her şeyi yetiştirebilirsiniz ama biraz önce verdiğim örnekler daha çok suyu az olan yerler içindi.

Tohumdan yetişen meyve ağaçlarının verdiği meyveler de çeşitli boylarda, renklerde ve şekillerde olacağı için ticari olarak başarılı olmayabilir ama aileniz için kullanabilirsiniz. Eğer ticari olarak yapmak istiyorsanız belki aşılamanız daha uygun olabilir. Bu şekilde doğanın yaptığı gibi biz de yeni bir tür yaratabiliriz.

 

SORU: Peki ceviz?

PANOS MANIKIS: Cevizler kuru yerde yetişmez. Eğer badem ekiyorsanız ektiğiniz badem sertse, kolayca kırılmıyorsa ondan çıkan badem zaten doğru bir badem olacaktır aşılamaya gerek olmayacaktır. Eğer yumuşaksa onu aşılamanız gerekebilir.

Kabuğu yumuşak olan bademler ki tırnağınızın ucuyla bile kırabilirsiniz, yabana kaçacaktır. Kayısı ağaçları da öyledir, eski türler daha çok ana ağaçlar gibi olacaktır. Meyvelerinin yüzde 60-70'i ana ağacınkilerle aynı olacaktır. Yeni türler ise daha gelişmiş olacak ve değişik boyutta meyve verecektir. Malta eriği için de durum aynıdır. Bu meyvenin çekirdeğini de meyveyi yedikten hemen sonra atsanız bile bir iki ay içinde büyüyecektir, aynı şey kayısı için de geçerlidir.

Eğer yeni başlayacağımız yerde bir örtü veya ot varsa onu doğrudan kesip kesmemek size kalmış.

İlk başta hiçbir şey yoksa doğrudan tohum topları ile başlayabilirsiniz. Zemindeki örtüyü tutabilirsiniz ama otlar çok yüksekse yeni çıkan filizlerin pek şansı olmaz, bu yüzden zayıflatmak için biçmek gerekir ama zemin yeşilse ilk önce tohumlarsınız sonra kesersiniz. Bu şekilde tohumlar daha kolay yeşeriyor.

 

SORU: Egzotik türlerle ilgili yaklaşımınız nedir? Yerel bir çeşitlilik mi yaratmaya çalışıyorsunuz? Dışarıdan aldığımız türlerle desteklerken nelere dikkat etmemiz gerekiyor?

PANOS MANIKIS: Bahçeden başlayalım bu soru ile ilgili olarak. Pratik olarak şunu bilmemiz gerekiyor: Sebzelerin hepsi dünyanın her yerinde var, mesela domates, patlıcan, patates. Meyve ağaçlarına gelirsek portakal ve mandalina Çin'den gelir, kayısı Ermenistan'dan, şeftali, üzüm İran'dan yani Pers bölgesinden ki aslında pek çok meyve bu bölgeden gelir. Bu ağaçlar binlerce yıldır dünyanın her yerinde yaşıyorlar dolayısıyla ben bunları bir tehdit olarak görmüyorum. Meyve ağaçları ve sebzeler için geçerli tabii bu söylediklerim.

 

Şimdi gelelim daha hassas bir konu olan dağlarda tohum atma çalışmasına. Bu konuda ekolojistlerden bile çok ciddi tenkitler aldım. Pek çok kişi genel olarak bu yönteme karşı çıktı. Eğer Avustralya’ya gider ve her türlü tohumu ekersek sorun yaratırız çünkü bir anda yayılırlar, mesela atlar gittiler yayıldılar, aynı şekilde tavşanlar da.

Bunun sebebi ise doğanın orada dengesini kaybetmiş olmasıdır. Eğer hazırladığımız tohum toplarında çeşitliliğe dikkat edersek bir türün diğer bir türe baskın çıkmasını engellemiş oluruz. İşin aslına bakarsanız bitkilerin nereden geldiğini bilen çok az insan var yani yerellikten bahsediyorsak bu konudan söz edebilecek çok az kişi var. Fakat Yunanistan'da biz bilim insanları ile beraber çalışma yapabilmek için ufak bir taviz vermek durumunda kaldık. Çok sayıda yıllık bitki ve önemli miktarda da yerel çeşitlerin kullanımını kabul ettiler. Benim fikrime göre bir sorun yaşanmazdı. Tabii ki kullanmaktan kaçındığımız birkaç bitki vardı. Biri Heavens Tree denilen Aylandız, çünkü çok yayılmacı bir ağaçtır. Evlerin üzerinde bile çıkar. Bir diğeri Okaliptüs, bu bitki toprağın verimliliğini yok eder, Portekiz'de büyük sorun yarattılar mesela. Benim fikrime göre çam ağaçları da büyük sorun çünkü bu ağaçların olduğu yerde başka ağaç hatta canlı olmaz. Çam ağacının olduğu yerde sadece çam ağacı olur. Dolayısı ile bu üç ağaçtan kaçındık. Onun dışında hiçbir ağaç sorun yaratmaz.

 

SORU: Kullandığınız tohumlarda yerel kullanmasalar bile daha sağlıklı, ticari olmayan tohumları kullanmaya dikkat ediyor musunuz?

PANOS MANIKIS: Normalde biz tohum açısından da kendine yeterli olmaya çalışıyoruz. Tabii çok geniş alanlara tohumlama çalışması yapılacağı zaman büyük şirketlerden tohum almak durumunda kalıyoruz.

Onlardan standart tohum istiyoruz. Belki de bunlar insanlara ait olan fakat bir şekilde büyük şirketlerin eline geçmiş tohumlar. Üzerinde standart tohum yazan metal kutuların içinde bize ulaşıyorlar. Biz hibrid veya GDO'lu tohum istemiyoruz standart tohum istiyoruz diyerek onlara da bir mesaj vermiş oluyoruz. Elbette kendi tohumumuza sahip olmamız en iyi durum. Fakat bazen geleneksel tohumlar bile belli bölgelerde işe yaramayabiliyor. Bunu deneyerek görmeliyiz. Böyle durumlarda tohum satın alıyorsak kendi çiftliğimizde bunları yetiştirip elde ettiğimiz tohumları kullanabiliriz. Dolayısı ile tohum konusu çok önemlidir. Eğer kendi tohumumuz olmazsa, sürekli bir şeylere ihtiyaç duyar para harcamak zorunda kalırız. Hiç bilmediğimiz tohumları kullanmak durumunda kalırız. Mesela sebze tohumlarının filizlenip, filizlenmediğini kontrol edebiliriz ama ağaç tohumlarını kontrol edemezsiniz. Eski tohum mu taze tohum mu bilemezsiniz. Ne kadar çok kendi tohumunuza sahip olursanız o kadar ne elde edeceğinizi bilirsiniz. Atina'da her birkaç ayda bir etkinlikler düzenliyoruz, şehirde insanlar bu tür konulara meraklı ama kırsaldakilerin pek umurunda değil. Kışın 40-50 kişi şarabımızı, yiyeceğimizi getirip toplanıyor ve kamu bahçelerinden, fidanlıklardan tohum topluyoruz. Meyve yerken tohumları atmayın artık.

Aynı zamanda Japonya'da bulunan iki şirket biraz Fukuoka çalışmalarına saygılarından biraz da ticari kaygılarından dolayı, ticari olarak kabul görmeyen, 2. veya 3. yılında olan tohumları özellikle Fukuoka'nın tekniklerini uygulayan kişilere veriyorlar. Bunlar zaten kendilerinin kullanmayacakları ve imha edecekleri tohumlar. Bu tohumları savaş sonrası Yugoslavya'da ve Afganistan'da kullandık. Burada fikir tabii ki insanların kendi yiyeceklerini üretip kendi kendilerine yeterli olmalarıydı. Kendi gıdanızı yetiştirip kendi kendinize yeterli olduğunuzda sağlık açısından da kendi kendine yeterli duruma gelirsiniz. Gıdanız, suyunuz, havanız temiz olduğunda sağlıklı da olursunuz ve ne bir guruya ne bir efendiye ihtiyaç duymadığımızı, tüm bilgilerin önümüzde olduğunu kendi kendimize her anlamda yetebildiğimizi görürüz.

 

SORU: Yeni bir bahçeye başlarken asgari kaç bitki türü gerekir? Fukuoka'nın Zen'e yakınlığını sizin için de geçerli mi?

PANOS MANIKIS: Pek çok kişi bu soruyu soruyor. Gerçek ne Budist, ne Hıristiyan ne de Zen'dir. Her şeyi olduğu gibi görmek kabul etmek, isim koymamaktır. Bu Zen'e yakın ama bir ad vermek

gerekmez. Fukuoka 25 yaşında aydınlandığı zaman Zen Budizm hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Doğal tarımla ilgili eminim İsa'nın da Muhammed'in de sözleri vardır. İncil'de bir pasaj vardır: Cennetin kuşları tohum ekmezler, biçmezler ve tanrı babalarına güvenirler. İşte bu doğal tarım! (gülerek) Yeni doğmuş bebek de doğal tarım gibidir. Ebeveynlerine tek kelime etmeden ne söyler? “Size güveniyorum, lütfen büyümeme yardım edin”. Hayat sigortasına, çalışmaya, eğitime gerek yok.

Sorunun devamına cevap ise 30 çeşit olsun 40 çeşit olsun herhangi bir sayı yoktur. Size bağlıdır. Ne kadar çok çeşit olursa o kadar iyidir, ne kadar çok tohum topu olursa o kadar hızlı ilerleriz.

 

SORU: Tohum konusunda yerele önem verdiklerini, yerel yetmezse genetiği ile oynanmamış yerele en yakın tohumla çalıştıklarını söylediler. Ama kendi çiftliklerinin çevresinde başka çiftlikler var. Onların kullandıkları doğru olmayan tohumların kendi arazilerini etkilemesini nasıl önlüyorlar? Nasıl denetliyorlar?

PANOS MANIKIS: Her ne kadar benim mekânım kimyasal çiftlik okyanusundaki ufak bir ada da olsa hâlâ kendi kendine yeterli bir bitki ve hayvan topluluğu olarak hayatını sürdürebiliyor. Bin metrekarelik bir alan bile her şeyi yetiştirmek için kullanılabilir. Elbette ki havadan ve yer altından pek çok kötülük gelebilir. Ben kendi bahçemde sınırlara çok yüksek ağaçlar diktim. Bunlar rüzgarkıran görevi gördükleri gibi aynı zamanda insanların kullandıkları kimyasallardan da koruyorlar. Fakat yeraltından gelen su kirli. İşte bu yüzden de adım adım tüm sulama faaliyetini durdurmaya çalışıyorum. Geçen sene suyu temizlediler. Biz de bu yıl organik ve doğal çiftçiler buluşması düzenledik. O toplantıda belediye ve bölge başkanlarına kimyasal çiftçiliğin artık bittiğini, geleceğinin olmadığını söyledim. Çiftçiler topraklarından vazgeçiyor, ürünleri için para alamıyorlar. Yunanistan'da kanser oranı çok yüksek mesela. Değişimler yavaş oluyor ama bu yaşananlardan dolayı mesajı almış durumdalar. Sadece kendi çiftliğimizi değil olayları geniş ölçekte düşünmemiz gerekiyor.

 

SORU: Set yapmak için genelde Kavak ağacı tercih ediyorlar. Bu setler konusunda özel bir çeşidi tavsiye ediyor musunuz?

PANOS MANIKIS: Cyprus tree, Selvi ağacı kullanılabilir. Bize her daim yeşil ağaçlar gerekiyor, aksi takdirde kışın yaprak dökecekleri için etkisiz kalacaklardır. Kavak ağacını tavsiye etmiyorum çünkü toprağı yok eder. Bir diğer seçenek Thuja Orientalis yani Doğu Mazısı rüzgarkıran görevi görebilecek bir bitkidir. Defne olabilir. Tabii ki yine tek tür önermiyorum, monokültür olduğu zaman ağaçlardan biri hastalanırsa hepsi ölür. Başka bir ağaç da her daim yeşil kalan Laurocerasus yani Karayemiş.

 

SORU: Bu rüzgarkıran ağaçlar zamanla büyürse ve alt kısımları boş kalırsa bu setin önüne biraz daha alçak bir ağaç sırası dikmeli miyiz?

Tek çizgi yeterlidir. Arazi çok büyük ve rüzgârlıysa çiftliğin ortasına bir rüzgarkıran yapılabilir. Mesela Kivi ağacı rüzgâra karşı çok hassastır. Rüzgarkıran olarak çalıları da kullanabiliriz. Viburnum (Kartopu çiçeği), kuşburnu, Japon malta eriği, ılıman iklimlerde çeşitli akasya türleri, her daim yeşil olma özelliği ile gülibrişim kullanılabilir.

 

SORU: Çok fazla su ve killi durumlar için önerileriniz nedir? Çiftlikte organizasyon olmadığını söyledi, biz derken kimleri kastediyor? Ailesini mi, kendi küçük çevresi mi?

PANOS MANIKIS :Nerden biliyorsun organizasyon olmadığını? (Gülerek)

Doğal tarımda iyi kötü, doğu batı gibi şeyler yok. Sadece yapılan ve yapılmayan var. Vakti zamanında baharda tohumlama yapmış ve bir sürü sebze yetiştirmiştim. Sonra da unuttum. Burası çok çamurlu bir yerdi. Çiftliğin uzak bir yerinde olduğu için sık uğramazdım. Birkaç ay sonra yolum oraya düştü. 2 kiloluk lahanalar, kocaman ayçiçekleri vardı. Tarım bilimine göre çamurlu arazide bu bahsettiklerimin yetişmemesi lazımdı. Açıkçası ben de çok şaşırmıştım. Dolayısı ile kuru, çamurlu, vb. bunları unutup olabildiğince çok tohum çeşidi kullanmak en iyisi.

Organizasyon olmaması işine gelirsek, hızlı bir cevap vermeye çalışacağım. Tohum toplarını ilk kullanmaya başladığımda iki üç seferden sonra birisine dedim ki 5 hektar yerine 100 hektar yapalım çünkü 5 hektarla hiçbir şeyi değiştiremeyiz. Yanımdaki kişi de paramız ve tohumumuz yok, bu mümkün değil dedi. Ben de Fukuoka'ya bir telefon açtım ve dedim ki, “Fukuoka ben 500 hektara tohum topu çalışması yapacağım”, aslında 100 hektardı (gülerek), bana hemen cevap verdi: “Ne güzel! Hemen geliyorum”. O sırada kemikleri ile ilgili bir sorundan dolayı tekerlekli sandalyedeydi ve 85 yaşındaydı. Valiye gittim ve dedim ki, “Çok meşhur bir adam geliyor ve biz 500 hektarlık bir alanı tohumlayacağız”. O da bana kaç para gerektiğini sordu, böyle bir şey kaça çıkar diye hiçbir fikrim olmadığından 20.000 Euro gibi bir rakam attım. Adam bizim paramız yok ama sosyalist hükümetle bağlantısı olan birini tanıyorum dedi. Bu kişi belediye başkanıydı, ofisine gittik, adam dedi ki, “Sen sonra gel ben sana 30.000 Euro vereceğim ama tek bir koşulum var, yarından itibaren bu etkinlikle ilgili yazılı ve sözlü basında çıkacak tüm haberlerde organizasyonu benim üstlendiğimi söyleyeceksiniz”. Dışarı çıktığımda çok sinirliydim ve arkadaşıma beni niye buraya getirdin adam politikacı ve bir sonraki seçimlerde tekrar seçilmek istiyor ama bizim bununla hiçbir alakamız yok dedim. Sonra arkadaşlarımı telefonla aradım ve dedim ki her birimiz 300 Euro verecek. Birkaç hafta içinde 6000 Euro toplamıştık. Sonuçta olan şuydu, Fukuoka geldiğinde, “500 hektar iyi de 10.000 hektara ne dersin?” dedi, bu arada abartmıyorum, birebir harfiyen gerçeklerden bahsediyorum. Herkes beş para olmadan böyle bir işe giriştiğimiz için deli olduğumuzu düşünüyordu. Sonuçta dünyanın her yerinden, Brezilya'dan Avustralya’dan Japonya'dan Avrupa'dan 3000 gönüllü -nasıl geldiler, nereden çıktılar bilmiyorum ama- geldi. Öyle anlar oldu ki dört dilde aynı anda çeviri yapılıyordu. Bu gezegendeki en geniş tohumlama çalışmasını organize ettik. Ama bana sorarsan kimin organize

ettiğini bilmiyorum, hayat örgütledi. Ben sürekli Fukuoka'nın ve bizi çevreleyen gazetecilerin yanındaydım. Kimseyle ilgilenebilecek durumda değildim ama yüzlerce kişi bir şeyler yapıyordu. Bu da bana bir şeyleri harekete geçirenin kalp, yürek olduğunu bir kez daha gösterdi.

Para bazı şeyleri somut hale getiriyor belki ama olayları devindiren kalptir. İsim vermek istemiyorum ama bu etkinlikle ilgili çok tanınmış ekoloji örgütleri bize çok kızdılar hatta mahkemeye vermekle tehdit ettiler. Sebebi ise tohumlamada egzotik bitkileri kullanmamızdı. Tabii onların asıl meselesi “örgüt bile olmayan bu insanlar böyle büyük bir organizasyonu nasıl yaptılar?” idi Hayatta anladığım bir şey var; hepimiz potansiyel bir tanrıyız ve bunu her birimiz fark ettiğimizde dünyayı değiştirebiliriz. Örneğin burada ki 50 kişi, daha fazlasına gerek bile yok, Türkiye'de dağlarda tohum topu çalışması yapsa burası cennete döner.

Bence hayat gerçek bir mucizedir ve güzeldir. İçimizdeki bu potansiyel tanrı gücüne inanırsak her şey mümkündür. Sizinle en çok paylaşmak istediğim şey budur.

 

SORU: Panos’un aklından zoru mu var? Neden böyle şeylerle uğraşmayı seçmiş?

PANOS MANIKIS :Derinden kavradığım bir şey var, sen ve ben iki ayrı şey değiliz.

Kuşlara, doğaya ne oluyorsa ya da diğer insanların başına ne geliyorsa, aynı şey bana da oluyor, benim de başıma geliyor demektir.

Sabah kalktığınızda biri size neşeyle günaydın dediğinde sizin de keyfiniz yerine gelir. Eğer iki büklüm olmuş biriyle karşılaşırsanız, onun acısını siz de bütün kalbinizle hissedersiniz. Ben kişisel kurtuluş ya da kişisel aydınlanma diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Eğer bir insanoğlu bile acı çekiyorsa bir şeyler yapmak gerekir.

Ernest Hemingway’ın Çanlar Kimin için çalıyor adlı eserinin girişinde şöyle der: “Her bir insanoğlunun ölümü, insanlık için bir kayıptır. Bu yüzden çanlar kimin için çalıyor diye sormayın. Çanlar sizin için çalıyor”… Ben buradaki “her bir insanoğlu” sözünü “her bir canlı” olarak düşünüyorum sadece.

 

Tohum Topları Yapımı

Plastik bir leğen ve elenmiş -mümkünde toz halinde- kil alıyoruz. Toz halinde kili tuğla fabrikalarından kolaylıkla ve ücretsiz temin edebilirsiniz.

3 ana çeşit kil vardır: Kırmızı, Sarı, Beyaz.

Kili, tarladan aldıysak elekten geçirip inceltmemiz gerekir.

Killi toprağın kalitesini anlamak için, ufak bir top yapıp kuruttuktan sonra bir bardak suya atıp ne kadar sürede çözüldüğüne bakabiliriz. Ne kadar uzun süre dayanırsa o kadar sağlam ve iş görür demektir. Bu basit yöntemle hangi toprağı kullanacağınıza karar verebilirseniz. Ama zaten elinizde tek bir çeşit varsa yapacak bir şey yok, onu kullanın.

Sonraki adım, kil, su ve tohumlarınızı karıştırıp yoğurmaktır. Bir ölçü (bardak, kavanoz, kap) farklı çeşit tohum karışımına 40 ölçü killi toprak koyuyoruz. Su ekleyip yoğuruyoruz. Aynı çocukken oynadığımız oyun hamurları gibi… Küçük parçalar koparıp top yapıyoruz. Toplar çeşitli boylarda olabilir. Bu basit olan yöntem. Bir de sosis gibi rulo yapıp dilimlere ayırdığımız diğer yöntem var. Dilimlemek için pratik yöntem olarak; dikdörtgen şeklinde hazırlayacağınız tahta bir kasnağın kısa kenarlarına yaklaşık 2 cm aralıklarla çakacağınız çivilerden uzunlamasına teller gerin. Yaptığınız sosisi biraz yukarıdan bu tellerin üzerine bırakın, düşerken dilimlere ayrılacaktır. Çok sayıda tohum topu yapmak için en hızlı yöntem bu. Tabi ki bıçakla ya da sert bir telle de dilimleyebilirsiniz.

(Sosisten yapılmışları göstererek) Bunlar daha zor koşullarda, kurak ya da dağlık alanlar için daha uygundur. Sebze bostanınızda, çiftliğinizde ya da bahçenizde yuvarlak olanları tercih edebilirsiniz.

Daha önce söylediğimiz bentonit, fiber lif, Hindistan cevizi lifi, koyunyünü gibi malzemelere çiftliklerde veya bostanlarda gerek duymuyoruz; bunlar daha büyük arazilerde gerekli olabilir.

Tohumlarla ilgili bir istisna; Fasulye, nohut, bezelye gibi baklagillerin tohumlarını kullanmadan önce bir süre suda bekletiyoruz. Mercimek gibi küçük olanları yarım saat, bakla ve nohut gibileri 2 saate kadar bekletmemiz yeterli. Eğer bunu yapmazsak tohum toplarını patlatabilirler. Bunlar nadir istisnalar. Diğer tohum çeşitlerinin hemen hemen hiçbirini suda bekletmeye gerek yok.

Badem, ceviz gibi büyük tohumlar için daha farklı bir yöntem kullanıyoruz. Bu tohumları küçük boy bir çimento karıcıda karıştırarak kil ve suyu yavaş yavaş ekliyoruz ve burada top haline getiriyoruz. (Çok sayıda top yaparken, kiraz çekirdeğinden büyük tohumlar için, bu tohumlar dilimlenme sırasında zorluk çıkaracağı için bu yöntemi kullanıyoruz.)

Tohum toplarını ekmeden önce güneşte kurutuyoruz. Eğer yakın zamanda yağmur yağacağını biliyorsak topları tamamen kurumadan –taş gibi olmadan- da ekebiliriz. Ama mutlaka, ezilip parçalanmayacak kadar sertleşmiş olmalılar.

Saklama koşulları: Eğer tohum toplarını saklamak ve daha sonra –örneğin yazın yaptığınız tohum toplarını Ekim ayında- ekmek istiyorsanız birkaç tane tohum topunu kırıp içindeki tohumun kuruyup kurumadığını kontrol etmelisiniz. Mutlaka kurumuş olmalılar. Sadece kilin kurumuş olması yeterli değil, tohumlar da kurumalı. Yoksa soğuk veya rutubetli depolarda çürüyebilirler.

 

SORU: Tohumları ne kadar süreyle saklayabiliyoruz ve ne sıklıkta ekmek gerekir?

PANOS MANIKIS: Tabii ki en iyisi, topları mümkün olan en kısa sürede kullanmaktır. 4-5 aydan fazla bekletmemekte fayda var. Bekleme süresi uzarsa çimlenme oranı düşer.

Ne kadar sık eksek o kadar iyidir. Büyüme ve ormanlaşma o kadar hızlı olur. Ama tabi bostan yapacaksanız çok daha azı yeterlidir, yoksa başa çıkamazsınız.

 

SORU: Hangi tohumları ne zaman ekmeliyiz?

PANOS MANIKIS: Sonbahar sebzelerini biçmeden önce, bir sonraki sezonun toplarını ekiyoruz. Ve her zaman rotasyon sağlıyoruz. Toprak hiç ekinsiz kalmamalı.

 

SORU: Bir bitkinin kendi tohumunu döküp kendi kendine çimlenmesini gözlemlediniz mi?

PANOS MANIKIS :Tabi. Sıklıkla. Eğer her 1 veya 2 m2’de tek bir bitki bırakırsanız devam etmesi için, bunlar gelişip yayılacaktır.

 

Soru: Soğanlı bitkilerde nasıl oluyor?

PANOS MANIKIS: Aynı durum onlar için de geçerli. Eğer patates, soğan gibi bitkilerin bir kısmını toprakta bırakırsanız büyümeye devam edeceklerdir. Ama küçük bir soğan veya patatesi de tohum toplarının içine koyabilirsiniz. Her şeyi koyabilirsiniz bu toplara!

 

SORU: Ceviz tohumunu 3-5 cm derine gömdüğümüzde çıkıyor, tohum topu uygulamasında yüzeyde bırakıyoruz, bu ne fayda sağlıyor?

PANOS MANIKIS :Tohumlar toprağın yüzeyinde daha iyi çimlenirler çünkü oksijen alabilirler. Gömmek zorunda olduğumuzu düşünmek bir hatadır. Doğada da böyle olur zaten. Tohumu gömmek

için bazı bilgilere sahip olmamız gerekir. Ne kadar derine gömmemiz gerektiği gibi. Örneğin gereğinden fazla derine gömülürse, çimlenemeyebilirler veya sararıp güçsüz çıkabilirler.

 

SORU: Çok küçük tohumlar için yapmak gereken bir şey var mı?

PANOS MANIKIS :Havuç, maydanoz, kereviz gibi bitkilerin çok küçük olan tohumları zor çimlenir. Bu tohumları 48 saat suda beklettikten sonra, 3-4 saat kadar güneşte kurutup tohum toplarına katarsak en hızlı şekilde çimleneceklerdir. Aksi halde çimlenmeleri için 2 ila 4 hafta beklememiz ve sürekli su vermemiz gerekir. 1/40 ölçek bu tohumlar için de geçerlidir.

Hızlı büyüyen sebzeler boylandıkları zaman yarattıkları gölge ile daha yavaş büyüyen sebzelerin çimlenmesine destek olurlar. Profesyonel bir çiftçiyseniz ve tek tip ürün yetiştirmek istiyorsanız her bitkiyi ayrı yerde yetiştirebilirsiniz ama mutlaka rotasyon yapmalısınız ve her hasattan önce bir sonraki ürünü ekmiş olmalısınız. Bu döngü çok önemlidir.

 

SORU: Bazı hayvanlar tohumları başka yerlere taşıyabiliyorlar, bu konuda bir gözleminiz var mı?

PANOS MANIKIS: Tohum topu yapın ve bakın bakalım tavuklar topların içindeki tohumlara bir şey yapabiliyorlar mı? Asla ilişmeyeceklerdir.

 

SORU: Ya karıncalar, fareler?

PANOS MANIKIS :Aynı şekilde, tohum topları tohumları tüm bu hayvanlardan korur. Karışıma acı biber koymak da mümkündür. Ama ağır oldukları için karıncalar zaten ilişemeyecektir.

 

SORU: Tohum topu fikri nasıl çıkmış?

PANOS MANIKIS :Fukuoka ilkbaharda kış tahıllarını hasat etmeden önce pirinç ekerdi. Ama fareler tohumları yiyordu. Kuşların başakların arasından pirinç tohumlarını göremediğini ama farelerin yediğini fark etti. Yani tohum topu fikri pirinç tohumlarını farelerden korumak için gelişti.

Tabi dağ başına tohum topu atıldığında ve eğer bir ay içinde yağmur yağmazsa karıncalar bunları merak ediyor. Karıncalar çok meraklı hayvanlardır ve mutlaka tırtıklamaya başlarlar. Dolayısıyla dağlık alanlarda tohum toplarına hayvanları uzak tutmak için zehirli bitkiler ya da acı biber koymak mümkün. Zehirli bitkilere örnek:

• Laburnum (sarısalkım) - toprağı güçlendiren sarıçiçekli bir baklagil çeşidi)

• Laurocerasus (taflan/karayemiş) – rüzgar kıran olarak da kullandığımızı belirtmiştik.

• andromeda japonica

Ansiklopedilerden başka zehirli bitkiler de bulabilirsiniz. Ama bu fazla uyguladığımız bir yöntem değildir, ancak çok kurak alanlarda gerekebilir.

Fukuoka hayatta olsa ve bu bilgileri verdiğimi duysa beni öldürürdü!

SORU: Benim yaşadığım yer Türkiye’nin en çok yağış alan 2. bölgesi. Burada yağışlı dönemlerde aşırı yağmur yağıyor, yağış olmayan dönemler ise -Nisan ile Eylül arası, bazen Kasım’a kadar uzayabiliyor- çok kurak geçiyor. Sonbaharda ekim yaparsam ve birkaç hafta hiç yağış olmazsa sulama yapmak doğru olur mu?

PANOS MANIKIS :Evet sulayabilirsiniz. Böylece çimlenme başlayacaktır.

 

Fukuoka’nın çiftliğinin gelişimi hakkında video

 

Fukuoka’nın çiftliğine ilk gittiğimde yüksek yerlerde hiç ağaç yoktu. Biz birkaç ağaç diktik ve Fukuoka bundan sonra tohum toplarını atmaya başladı. 1997’de birlikte Tanzanya’ya yaptığımız ziyaretten hemen sonradır. Gördüğünüz gibi burada meyve ağaçlarının, orman ağaçlarının, sebzelerin bir arada yaşadığı bir cangıl oluştu. Bu gördüğünüz yabani otları kontrol altında tutmak için kullandığımız yonca. Bildiğiniz beyaz yonca. (Aküçgül tr., Trifolium repens L.)

 

HİRA: Özellikle konuşulmasını istediğim bir konu var: Alternatif ekonomiler. Panos çiftçileri örgütleyip, ürün satışı ile ilgili alternatif yollar bulmak için de uğraşıyor. Üretici; organik sertifika almadan, sistem içine çok girmeden tüketiciye nasıl bire bir satış yapabilir diye kafayı çok yormuş ve bununla ilgili çalışmalar yapan da biri.

 

SORU: Panos, ürünlerini şehre götürmekten bahsediyor. Peki, tüketicisini nasıl buluyor?

PANOS MANIKIS: Önce bahçeleri ekonomik açıdan ele alalım. Biliyorsunuz Yunanistan başta olmak üzere tüm Avrupa ekonomik kriz yaşıyor. 2009’da Arjantin’de bir seminer düzenledik. Şili, Uruguay, Peru, Bolivya, vs, tüm Güney Amerika ülkelerinden insanlar katıldı. Özellikle kendine yeterlik, konusunun altı çizildi. Arjantin iki defa mali kriz geçirdi; birinde battı. Yunanistan da batmak üzere. Görünüşe göre, Yunanistan’ı Portekiz, İspanya ve diğerleri izleyecek. Elbette dünyanın tüm zenginliklerini elinde toplayabilmek isteyen bir grup insan var ve akla şu soru geliyor: Hayatımızın merkezine parayı koyuyoruz; ama niye cebimizde beş kuruş yok? Benim izlenimime göre bunun nedeni doğanın mahvedilmesi. Fukuoka 14 yıl önce yapılan bir görüntü kaydında, ekonominin

çökeceğinden bahsediyordu. Buna göre toprağın verimliliği ve çeşitliliği öldüğü zaman ekonomik kriz oluyor. Bu durumda, dünyanın her yerinde çiftçiye, daha fazla toprağa daha fazla ekim yapması söyleniyor. Yunanistan’da, ABD’de 10-100 hektarlık alanlar golf oynanması için ayrılıyor, tarım yapılmıyor. Ben doğa öldüğü için ekonominin öldüğünü düşünüyorum. Bence çiftçinin ekonomik açıdan güçlü olması için birinci koşul, ailesine yetecek ürünü üretebilir olmasıdır. Şu öyle saçma ki, çiftçi 10 Cent’e şeftali satıyor, gidip bakkaldan, marketten, pazardan 1-1,5 Avro’ya domates alıyor. Dünyada gittiğimiz her yerde, küresel ekonomik krizin tek çözümü kendine yeterliliktir diyoruz. Örneğin, dört-beş kişilik sıradan bir Yunan ailesi, gıdaya, et ve süt ürünlerine, sebzeye ya da meyveye yılda beş-yedi bin avro harcıyor. Eğer bu aile ihtiyaç duyduğu gıdayı kendi üretebilse bu para cebine kalır. Ayrıca ürettiklerinden takas yapmakta faydalanabilirler. Araba almak, tatile çıkmak ya da çocuklarının eğitimi için daha fazla ürün yetiştirebilirler de. Aile bazlı ekonominin çökmesi mümkün değildir; buna kimse zarar veremez.

Bir keresinde bir Alman işadamı -sosis üreticisi- Fukuoka’yı ziyaret etmişti. Batmak üzereydi ve Fukuoka’dan akıl istedi. Fukuoka küçük ölçekli işletmeler kurmasını söyledi. Şimdi yine varlıklı bir adam. Dört-beş yıldır dünyayı gezip küçük, kendine yeterli ekonomiler, oluşumlar üzerine konuştuk, bilgi verdik. Mesela benim yaşadığım Pela beldesinin olduğu Edesa bölgesinde tüm nüfusun gereksinimi olan meyveyi, sebzeyi ve tahılı yetiştirebilirler.

Şimdiyse bölgede ekonomi çökmüş durumda. Çünkü çiftçi battı. Peki bankalara kim para yatırıyordu? Çiftçiler, küçük insanlar... Çiftçi batarsa gıda satan yerler, bakkallar, manavlar, giyim dükkânları, vs. iş yapamaz hale gelir. Tarım üreticisi ve halka satış yapan kesim batınca bankalar da batacaktır. İşte olan budur. Yunanistan’daki ziraat bankası bir büyük bankaya satılacak. Anlamadıkları şey şu: Çiftçi toplumun temelidir, altındaki yastıktır. Çiftçi batarsa ekonomi batar. 1929’da ABD’de Büyük Buhran sırasında, insanların milyonlarca doları vardı. Ama bir limon bile alamıyorlardı. Pazarlar, marketler gıdayla doluydu. Ama paranın değeri yoktu. II. Dünya savaşı sırasında Türkiye’de zenginler açlıktan kırılıyordu. Çiftçi ise kendine yetiyordu. Sebzesi, yağı, yemeği vardı.

Elbette sizler gibi şehirde yaşayan insanların olanakları olmayabilir. Ama siz bile küçük bir sebze bahçesiyle, bostanla işe başlayabilirsiniz. Ve inanıyorum ki, kadınlar en azından geçmişte erkeklere nazaran doğaya daha yakın oldukları için, doğayla daha yakın bağlar kurdukları için daha güçlü içgüdülere sahipler ki ilk çiftçiler de onlardı. Erkekler ise genellikle savaş yaptı, kahvede lak lak yaptı, tavla oynadı. Sorunları hep lafta çözdüler.

Temel değişiklikler yapmalıyız. Bir apartman dairesine binlerce Avro harcamak niye? Üstelik çok para harcanan bu dairelerdeki yaşam şartları çok kötü. Daha dün kaldığım odada aşağıdan geçen otomobilleri, yan dairede açık olan televizyonu duyabiliyordum. Neden o dairelerde, gerçek değerinin çok üstünde paralara yaşanıyor. Dolayısıyla mimari anlayışında da değişiklik gerek. Sandılar ki, bir

sürü çok katlı bina dikerlerse insanlara daha çok alan kalacak. Hâlbuki gerçekte durum bunun tam tersi. Neden küçük bir toprak parçası bulup sebzelerimizi yetiştirmeyelim.

İşe çocuklarla başlanabilir. Okullarındaki betonu kaldırılabilir ve çocuklar toprakta sebze yetiştirebilir. Çocuklarla doğadan bahsedemiyoruz. Doğa nerede bilmiyorlar. Ağaç yok, hep beton. Hira’nın arkadaşının evindeydim; önü arkası hep duvardı. Belki kimilerinizin İstanbul’da ya da çevresinde bir yeri vardır. Oralara bir şeyler ekin; daha sık gidin. Oralarda başkalarıyla bir şeyler yapın. İnsanlarla, arkadaşlarınızla toplanın. Bir şeylerin büyüyebileceği bir toprağı olan birinizin o yerine gidin. Kil topları yapın, sebze bahçesi yapın; yiyin, için; hep birlikte insani ilişkiler kurup geliştirin. Eğer şu an olduğu gibi yalıtılmış şekilde yaşamaya devam edersek, sonunda psikiyatriste gitmemiz gerekir. Şehirlerde komşuluk öldü. Bunu nasıl yeniden inşa etsek? Önceden olduğu gibi değil de, bir yerlerde hep birlikte bir şeyler yetiştirerek, üreterek...

Dört-beş yıldır değişik yerlerde geziyoruz. Tarlasında bir şeyler yapmak isteyen biri olduğunda, herkese açık seminer ve atölye çalışmaları düzenlenmesi şartıyla, yerine gidiyoruz. Böylece insanlar orada buluşuyor, çadırlarını kuruyor ve bir iki gün boyunca, hep birlikte doğal tarım öğreniyoruz. Bu çalıştaylarda para alınmıyor. İnsanlar yemekleriyle geliyor, kalınacak yerler ayarlanıyor. Bu değerli bilgi ya da bilgisizlik, herkese hiçbir engel olmadan geçiyor, yayılıyor. Bu bilgi, herkese açık; ne Fukuoka’nın ne de Panos’un malı. Kimseye ait değil; herkese kalan bir miras.

Yani insan ilişkileri konusunda dönersek, artık daha fazla böyle yalıtılmış şekilde yaşayamayız. Sorunlarımızı konuşmalıyız. Gündelik şeyleri paylaştığımızda, yalıtılmış halimizden sıyrılıp çıktığımızda ufak ufak ilişkiler kurmaya başlarız. Yalıtılmış halimizle ise, çok zayıf ve kırılganız.

Ben bugünkü durumun yeni bir çağın başlangıcı olduğunu düşünüyorum. Bu mali krizi büyük bir fırsat olarak görüyorum. İyi ki oldu! Çünkü her şeyimiz paraya bağlı gibi duruyor. Belki de paralı, zengin olduğu için biriyle evleniyoruz. Meslek sahibi olup para kazanabilmek için okullarda eğitim görüyoruz; halbuki sevdiğimiz şeyi okumuyoruz. Savaşlar yapıyoruz. Çünkü birileri bundan para kazanıyor. Asılsız, sahte grip salgınları ortaya çıkıyor. Çünkü bazı ilaç şirketleri bundan para kazanıyor. O zaman bu durumu değiştirelim; birbirimizle takaslar yapalım. Parayı bir kenara bırakalım. Sevdiğimiz şeylerle uğraşalım ve nereye gidersek gidelim bu mesajı, fikri yayalım.

Tüketici olsak bile pasif tüketiciliği seçmeyebiliriz: Tavernaya, meyhaneye gittiğimde salataya saydam, renksiz bir yağ koyuyorlar. Diyorum ki “Yunanistan’da sarı renkte bir yağ üretilir, zeytin ağacından elde edilir. Ağacı sık yetişir ve çok ucuza mal olur. Ben o yağdan istiyorum”. On kişi bir restorana gidip de bunu söylese, mesaj yerine ulaşacaktır. İstanbullular güzel yemeğin hakkını verir. Ama mekânlarda sunulan yağ pek zeytinyağı sayılmaz. Soya yağı, ayçiçeği yağı ya da başka bir şey...

Her şeyde kendimize yetmemiz mümkün olmasa bile, parayı en azından sağlıklı şeylere harcayabilir, kesemizi düşünebiliriz. Pek çok alternatif tıp yöntemi var. Pek çok da alternatif diyet bulunuyor.

İki temel ilkemiz olmalı: Yaşadığımız yere 40-50 km mesafeye kadar olan yerlerde yetişen şeyleri tüketmek ve bunları mevsiminde tüketmek. Mevsimlik olması, ucuz olması demek. Hem sağlığımız, hem de kesemiz için iyi. Daha fazla ödememiz gerekirse daha fazla da çalışmamız gerekir.

Organik tarımla ilgilenenler için bir şey söylemek gerekirse; Türkiye’de nasıldır bilmiyorum ama Yunanistan’da organik ürünler oldukça pahalı. Yaklaşık yirmi yıl önce Yunanistan’daki organik çiftçilerle, tüm ülkeyi kapsayan organik tarım panel/pazarları düzenledik. Hep daha düşük fiyatlara satış yapmaları için ısrar ettik. Yoksa bu bir hareket değil, zenginler için düşünülmüş bir lüks olur. Fiyatları düşürmenin anahtar noktalarından biri, doğal tarıma yönelmek, bunu bir vizyon olarak akılda tutmak. Çünkü organik çiftçilerin de toprağı sürmesi gerekiyor. Organik tarıma yönelik alet/edevat, organik gübre, vs alması gerekiyor. Bunların hepsi çok para tutuyor ve bunu ürün fiyatlarına yansıtmaları gerekiyor. Benim yaptığım, daha az iş yapmaları yönünde; tembellik etmeleri, daha az girdiyle çalışmaları yolunda onları cesaretlendirmek; bunların yolunu anlatmak. Organik çiftçilerin bir başka sorunu da, sertifika almak için para harcamak zorunda olmaları. Bu sertifika, İstanbul’da yetiştirdiğim bir ürünü Ankara’da satabilmem için lazım. Peki ya kendi bölgemde satış yapsam? Hepinizin buzdolabı vardır. 30-40 km yakındaki bir çiftçiyi ziyaret edip, doğrudan ondan ürün alabilirsiniz. Siyasetçilere, yetkililere ülkede daha fazla küçük organik tarım birimi kurulması için baskı yapabilirsiniz. Doğrudan çiftçiden ürün satın alarak onu tanıyabilir, para konusunda açgözlü mü, hırslı mı, anlayabilir; toprağa nasıl davranıyor görebilirsiniz. Yani iş, yüz yüze insani ilişkiler kurmaya dayanıyor.

Güney Amerika’da ve bazı başka yerlerde, Rusya’da mesela, insanlar komünal olarak bir şeyler yapmaya başladı. St. Petersburg’da çok katlı bir binada, bütün mutfakların organik atıklarını birleştirmiş, karıştırmış ve içine solucanlar yerleştirerek kompost hazırlamışlardı. Terasta çiçek ve sebze yetiştiriyor, bunları satıp para kazanıyorlardı. Yunanistan’da yaşayan bir kadın ise -Karadeniz kökenliydi- börek işine girmişti. Kanser konusunda araştırma yapan bir biyologdu. Bir gün sağlık konusunda doğrudan bir şey yapması gerektiğini gördü. Düğünlere, başka türden merasimlere yiyecek hazırlıyordu. Verimli, kârlı bir iş haline geldi. Şimdi yaşadığı köyün tamamı, ona restoranı için organik ürün sağlıyor. Bu köy, önceleri mali açıdan “0” noktasındaydı. Şimdi namı bütün Yunanistan’a yayıldı. Herkes oraya gidiyor. Her gün restoranın önünde 200-300 araba görüyorsunuz. Bu örnekler çoğaltılabilir, Küba mesela; bununla ilgili bir BBC belgeseli de vardı. Ambargo sayesinde insanlar kendilerine yeterli olmayı öğrendi. Sırf şehirlerdeki bahçelerde üç milyon ton sebze yetiştiriyorlar! Tabii ki tohum takası da yapıyorlar. Birinde güzel bir domates tohumu, diğerinde de güzel bir patlıcan tohumu oluyor ve değişiyorlar. İnsan ilişkileri kurup, geliştiriyorlar. Kimyasal tarım yapanlara bakarsanız, birbirlerinden her şeyi gizli tuttuklarını görürsünüz. Biri çok büyük, özel bir

şeftali türüne mi sahip, kimseyle iletişimi olmaz. Diğer herkes onun için rakiptir, düşmandır. İtalya’daki, İspanya’daki çiftçilerin tarlalarına hastalık bulaşsın diye tanrıya dua ediyorlar. Ben birlikte bir şeyler yapmaya başlamamız için enfes bir fırsata sahip olduğumuz görüşündeyim. Elimizde çok fikir var ve bunları çoğaltabiliriz. Eğer yorumlarınız, ekleyecek fikirleriniz varsa, severek dinlerim, hepsi kabulümdür. Bunun bir monolog olmasını istemiyorum.

 

SORU: Fotoğraflarda ve video kayıtlarında, toprağınızda çok hayvan türü olduğu görülüyor. Bunun için bir şey yaptınız mı, yoksa kendiliğinden mi böyle oldu?

PANOS MANIKIS: Bir şey yapmadım. Sadece bahçeleri seviyorlar. Başka bahçelerde bulunmuyorlar. Oralarda ne kelebek, ne de başka bir şey var. Hareket eden her şeyi öldürüyorlar. Onların felsefesi bu!

 

SORU: Evcil hayvanınız var mı?

PANOS MANIKIS: Hayır; yoksa seyahat edemem. Ama tavuk gibi kendi kendine yaşayabilen hayvanlar konusunda sorun yok. Ve eğer keçim olsun, süt sağayım, yoğurt yapayım diyorsanız, bu harika olur. Ama büyük havyanlar olmaz.

 

SORU: Bilinçli bir tüketici olmaktan bahsediyorsunuz. Siz bu konuda ne yapıyorsunuz; az tüketiyor musunuz?

PANOS MANIKIS: Asla süpermarkete gitmem; tuvalet kâğıdı için bile… Çok ziyaretçimiz olduğunda, 200 kişinin katıldığı toplantılar olduğunda zaten gelenlerin çoğu arkadaşımız olan, tanıdığımız çiftçiler-, yemek ihtiyacımız kendi yetiştirdiğimiz ürünlerle karşılanıyor. Bazen ufak dükkânlara uğradığımız oluyor ama çok nadir. Ana fikir her şeyde kendine yeterli olmak değil. Örneğin ayakkabınızı satın almak zorunda kalabilirsiniz. Ama aslında, sürekli takas yapabiliriniz; işte ana fikir bu! Bu sebeple kendine yeterli küçük komünitelerden bahsediyoruz. Küçük güzeldir; küçük bir yerde basit bir yaşam sürmeli; ihtiyaç duyulan ürünü yetiştirmeli…

 

SORU: Ben de tarımcıyım ve her ay bu konuda makaleler yazıyorum. Panos’u dinledikçe, nasıl da aynı anda bu kadar benzer şeyler düşünmüşüz diyorum. Belki de aynı kaynaklardan besleniyoruz. İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirleri bir kenara bırakırsak, şöyle bir sorun söz konusu: Sıradan kentlinin iyi gıdaya ulaşma derdi var. Köylünün de çok ciddi bir geçim derdi var. Henüz bu konuda yazamadım ama “mahalle kardeşliği” diye bir şey önermek istiyorum. Mesela bir mahalle, ihtiyacı olan ürünleri, sürekli aynı köyden tedarik ederse ve böylece üretici tüketici ile sürekli görüşürse, üretici polikültür yapmaya ve iyi gıda üretmeye zorlanır. Bu fikir konusunda ne düşünüyorsunuz?

PANOS MANIKIS: Kısa mesafe hep daha iyidir. Hiç de fena bir fikir değil ama daha yerel çapta iş yapmak daha iyi. Diğer türlü, nakliye

masrafı olacak, şu ya da bu sebepten fiyat artacak. Araçların gidip gelmesi, çevreyi de kirletecek. İşler karmaşıklaşacak.

Bir de çok önemli gördüğüm bir şey söylemek istiyorum: Yirmi yıldır okul çocuklarıyla çalışıyoruz. Türkiye’de de durum aynıdır sanırım; Avrupa’nın genelinde okul kantinlerinde berbat yiyecekler satıyorlar. Çocuklarımız çöp yiyor. Çöp sorunu bile çocukların yediği şeylerle kıyaslandığında hafifi kalıyor. Aşırı tatlı veya aşırı tuzlu olan bu yiyecekler, çocukların tat duyularını tamamen yok ediyor. Yirmi yıldır okul çocuklarıyla sebze bahçeleri oluşturuyor, tohum topları yapıyoruz. Öğretmenleri gelip “Panos, çok güzel bir şey yapıyorsun” diyorlar. Ama saçma olan şu ki, bu yirmi yılda hiçbiri söylediğim şeyi yapmak için uğraşmadı. Fikrim şöyle bir şeydi: Öğrenciler, öğretmenler ve velilerle okul dışında buluşup ekmekler, geleneksel tatlılar, vs yapmak. Böyle şeyler yapmak kimseye sınav kaybettirmez; kimseyi üniversite eğitiminden mahrum bırakmaz. Bu etkinliklerle çocuklar hem oynayacak, hem de gerçek tatları deneyimleyecek. Ayrıca öğrenciler, öğretmenler ve veliler arasındaki ilişki kuvvetlenecek.

Coca Cola firması kantinlerde satılan her bir şişe ürünü için işletmecilere belli bir miktar para ödüyor. Ya da sütün çocuklarınız için çok zararlı olduğunu biliyor musunuz? Hiç sanmam! Böyle şeyleri bilmezsiniz. Çünkü süt üreticileri siyasi kampanyalara milyonlarca dolar akıtıyor. Ekmekle, sütle, hemen her şeyle ilgili çeşitli efsaneler var. Çocuklarımızın hayrı için yediklerimiz konusunda düşünmenin zamanıdır. Çünkü zihin ve beden sağlığı birdir, ayrı düşünülemez. Yunanistan’da çocuklara çok ders çalışmaları, bilim insanı olmalar için baskı yapılır. Ama en önemli şeyi unutuyorlar. Çocukların akıl ruh ve beden sağlığı. Bu konularda konuşmak, ortaya sorular atmak yerine iş yapmaya başlasak; yaşam biçimimizi değiştirirsek… Aksi takdirde hastane bahçelerinde yakınları için bekleyen veya doktor, ilaç peşinde koşturan hasta insanlar olarak sefil, acı dolu hayatlar süreceğiz. Bence durumu değiştirmek için çalışmaya başlamanın zamanıdır. Bunları konuşarak uygulamaya başlamak için, örneğin öğretmenlerle fikir alış-verişi yaparak güzel bir başlangıç yapmak için iyi bir zaman. Panos söyledi diye değil, çocuklarınız için bu doğru olduğu için böyle yapmalısınız. Durumu kendiniz görüp, bu fikirleri hayata geçirmelisiniz.

Fazla konuştuğum için özür dilerim. Ama çevremde yanlış giden şeyler, sorunlar görünce kayıtsız kalamıyorum. Bana ‘Niçin böyle çılgınca şeyler yapıyoruz” diyen bir kadına verdiğim son cevap buydu.

 

SORU: Panos çiftliğinde doğal tarım öğrenebilmemiz için imkan sunuyor musun? Herhalde bütün dünyadan büyük talep vardır…

PANOS MANIKIS: Bunu yapıyoruz. Ama hoca-öğrenci ilişkisi içinde olmaz. Kuşlardan, ağaçlardan hep birlikte öğreneceğiz. Gelirseniz yiyecek ve kalacak yeriniz olacak. Basit bir hayat ortamı… Ama kendinizi bütün gün uyur bulursanız, şaşırabilirsiniz de! Nisan’dan Eylül sonuna kadar gelebilirsiniz. Selanik’e 90 km uzaklıktaki Edessa beldesindeyim. Eğer Ağustos’ta gelirseniz uluslararası bir toplanma gerçekleşecek. Naksos (Nakşa) ve Paros Adaları’ndaki tepeleri tohumlamak üzere tohum topları hazırlayacağız. Sadece önceden haber verin. Çadırların kurulacağı bir kamp alanı olacak. Çadırda kalamayacak olanlar için ucuz oteller de var. Doğru zamanı bekleyeceğiz; muhtemelen 20-31 Ağustos’ta yapacağız. Yemek için hiç bir şey ödemeniz gerekmiyor. Hepiniz buyurun. Ayrıca etkinlikler olacak; şarkılar söyleyeceğiz, dans edeceğiz, tohum topları yapacağız, doğal zenginlikleri gezeceğiz; çok güzel kaplıcalar da var… Otel reklamı gibi oldu! Nehirlere, göllere gideceğiz, köylülerle tanışacağız. Orası Yunanistan’ın çok güzel bir köşesidir.

 

SORU: Doğal tarım yaklaşımında insan emeği anlamında tohum toplarından başka bir şey önermiyorsunuz. Ama eğer biz insanlar mükemmel dediğimiz doğanın bir parçasıysak, niye daha aktif olamıyoruz? Örneğin permakültür: Bu yaklaşımda toprağı güçlendirmek için kompos hazırlamak vardır. Sizin uyguladığınız sistemde insan daha aktif olamaz mı?

PANOS MANIKIS: Kişi toprağının isterse % 10’unda, isterse % 20’sinde, isterse de % 100’ünde doğal tarım yapar. Bu ona kalmıştır. Eğer biri toprakla ilgilenmekten, kazmaktan falan hoşlanıyorsa, bu ona meditasyon gibi geliyorsa, yapsın. Ama daha çok çalışmak, daha çok yemek demektir. Bu yüzden daha çok üretmeniz gerekir. Yani harcayacağımız emek, bunlardan bağımsız değildir. Mesela kompost toprak için iyidir deriz. Ama bunu hazırlamak için enerji harcarız. Ve bu şekilde toprağı güçlendiremeyiz. Sadece aldığımızı geri veririz; nötralize ederiz. Ama onun yerine çok çeşitlilik arz eden yeşil bitki ve yeşil gübre kullansak toprak sonsuza kadar güçlenir. İşe başlarken elimizdeki toprak kötü durumdaysa, çok zarar görmüşse, pek çok şeyin fazladan yararı dokunabilir; ne kadar yapılsa kârdır. Ama uzun vadede erişmek istediğimiz nokta, bütün bu insan faaliyetlerini asgariye indirmek ve sistemin kendini destekler, kendini idame edebilir hale gelmesi.

SORU: Bu durumda organik atıklarımızı ne yapacağız? Doğal tarıma göre bunları biriktirmeli miyiz, yoksa dağınık bir şekilde toprağa atmalı mıyız?

PANOS MANIKIS: Atın ve doğa bunu kendiliğinden kompost haline getirsin. Hazırlanmış kompostun farkı, çöpü % 20 daha hızlı işlemesi. Hepsi bu…

 

SORU: Bu iş biraz da söz konusu toprağın bulunduğu yerdeki ikilime bağlı. Bizim orası çok sıcak. Attığımız kabuklar yeşillikler bir saat içinde kuruyor. Toprağa bir faydası yok gibi geliyor. Bu sebeple kompost yapıyoruz.

PANOS MANIKIS: Aynı şey. Toprağın üstüne kompost koyduğunuzda da pek bir şey değişmeyecek. O da organik madde olduğu için güneşin altında kuruyacak. Sorun doğal bitki örtüsünün yetersizliği. Orada yeşilliği çoğaltmalısınız. O yeşilliğin altında organik madde -ister rastgele atılsın ister, kompost yapılsın - işlevini görecektir.

 Fukuoka ve doğal tarım üzerine daha fazlası;

www.dogaltarim.org ve KAOS  Yayınları ; Ekin Sapı Devrimi Kitabı ile süreci devam ettirin.

 
< Önceki   Sonraki >